21 Mayıs 2011 Cumartesi

notlar, haberler vesaireler

Sağa sola, eşe dosta, müşteriye yazmaktan kendi söküğünü dikemeyen terzi oldum yine.
Bir süredir Futuristika!, AltZine, 4-4-2 ve Bant'ta hikayeler yazıyorum.
Portfolyo olsun diye açtığım blog artık bana yetemez oldu.

Uzun lafın çok kısası:
Reset!Magazine'deki MoodTrack köşemin artık kendi dükkanı var.
Reset arşivindeki tüm yazıları ekledim, yenilerini eklemek için sabırsızlanıyorum.
Şöyle buyrun: http://themoodtrack.blogspot.com/
Ha bu arada, MoodTrack'e istek şarkı göndermeyi ihmal etmeyin.

Ayrıca...
Bugüne kadar tüm mecralarda çıkan hikayeleri bir araya getirmek, yenilerini eklemek ve bazılarınızın bildiği ama pek gün içine çıkmayan diğer tüm hikayeleri de Hayırsız Ada Notları'nda toplamaya hazırlanıyorum. Bir konkur, iki lansman arası fırsat bulur bulmaz tamamlayacağım :)

Arz ederim :)

14 Şubat 2011 Pazartesi

şimdi yeni şeyler söylemek lazım

Alttaki fotograf 17 Mart 2010'dan. Sağ kolumdaki tendinit yüzünden doktorun verdiği 2 haftalık "iş görmez" raporunu bilgisayarıma yapıştırıp çıkmıştım ajanstan.


Ve şimdi 7 sene önce stajyer olarak başladığım ajanstan Yaratıcı Grup Lideri olarak yepyeni bir macera için çıktım. Bu kez "iş görmez" değil, "görevini tamamladı" notuyla. Babamın dükkanı gibi çalıştığım Leo Burnett'ten babamın evinden çıkar gibi... 


Bizim oralarda bir laf vardır; "bir kez Leo Burnettli olan hep Leo Burnettli kalır" 
Öyle kalacağımızı biliyorum, aldığımız kültürle yepyeni bir dönem başlatmak için ihtiyacımız da var zaten. Gün, bana bu işi sevdiren ekiple yepyeni işler yapmak günü. 







MoodTrack Barış Manço özel

Bugün bayram, erken kalkın çocuklar.

Biz küçükken hayat pek zor değildi. Bütün derdimiz ne zaman dışarı çıkıp oynacağımız, Voltran’ın kafasının kim olacağı, ertesi günün ödevlerinden nasıl kaytaracağımız ve akşamları uyku saatini nasıl biraz daha geciktireceğimizdi. Haylazdık, yaramazdık ama çok güzel çocuklardık. 
Mesela biz küçükken haritada Nepal’in yerini şıp diye bulabilirdik, Ekvator’u avcumuzun içi gibi bilir, Moğolistan’ın başkentini sorsalar hemen söylerdik. 
Biz küçükken rekabet nedir pek bilmezdik, kimseyi geçme hevesimiz, hırsımız yoktu. Her birimiz “10 puan 10 puan 10 puan!” alır, 30 puanla el ele şampiyon olurduk. Kaybedenimiz hiç olmadı, biz küçükken herkes birlikte kazanırdı. 
Biz küçükken ıspanağı da kerevizi de severdik, trafik kurallarını tek tek sayabilir, sorana yol tarif edebilir ve dişlerimizi nasıl fırçalayacağımızı gayet iyi bilirdik. Annesini elinde kaşıkla peşinden koşturan çocuklardan olmadık hiç. 
Biz küçükken öğretmen “oku bakayım” dediğinde “Ayııı” diye bağırır, bir güzel kıkırdardık. Öğretmenimiz hiç kızmazdı, biz küçükken herkes birlikte gülerdi. 
Biz küçükken Moda’nın posta kodunu ezbere bilirdik. Okumayı söker sökmez sevdiklerimize mektup yazar; yeni yılda, bayramlarda kart da atardık. El yazımız kötüydü ama yüreğimiz çok güzeldi. Bizim taa Amerikalarda mektup arkadaşlarımız vardı. Biz küçükken dünya da bizim kadar küçüktü. 
Biz küçükken bir eşekle arkadaş olabileceğimize inanan naif çocuklardık. Kimimiz ağaçların tepesinde büyüdü kimimiz kalabalık şehirlerin göbeğinde. Hayatlarımız ayrı da olsa şarkılarımız aynıydı, yüreklerimiz birdi. Biz kimseyi ayırmaz, uzaklaştırmaz; herkesi kardeşimiz bilirdik. 
Biz küçükken bütün bir aşk hikayesinin iki küçük kol düğmesi olabileceğini de bilirdik, kara sevdaya pek aklımız ermezdi ama herkesin hayalinde bir Sakız Hanım, bir Mahur Bey mutlaka vardı. 
Biz küçükken güzel sevmeyene “adam”; selam almayana “yiğit” denmediğini de bilirdik pekala. Çok bilmiş çocuklar değildik ve fakat adam olacak çocuklardık. Boyumuzdan büyük hayallerimiz vardı, mesela komşunun oğlu Ahmet astronot olmak isterdi, biz O’na hiç gülmezdik. Çünkü biz en çok birbirimize inanırdık. 
Biz küçükken bize şarkılar yapan bir abimiz vardı. Sağ olsun bizi adam yerine koyar, bize “kısa boylu vatandaş” derdi. Dünyaları gezdirdi bize, coğrafyadan çakmadık sayesinde. Ne güzel şarkılar yaptı, söyledik bir ağızdan; müzik zevkimiz oldu. Köklerini Anadolu’dan aldı hep, memlekete uzak düşmedik bu yaşa geldik de. Biz küçükken, bir Barış Abimiz vardı; O’nu milyonlarla paylaşırdık, hiç kıskanmazdık. 
Küçüklüğünde O’nunla büyüyenlerde Barış Manço’nun yeri ayrı, bana sorsanız apayrı. 15 gün hiç durmadan yazsam ne şarkılarını bitirebilirim, ne de O’na dair söyleyeceklerimi. Biz küçükken çok şanslıydık, ben Barış Manço’yu kaçıran kuşaklara çok üzülüyorum. Zira bu ülkeye sadece şarkılar yapmadı Barış Manço, bir kültür kazandırdı. Bugün artık sahip olamadığımız bir kültür. 

MoodTrack iftiharla takdim eder: İçinden Barış geçen şarkılar 
Barış Manço şarkıları aşktır, dostluktur, bazen kederdir, çoğu zaman esprili ve her daim ümitlidir. Bazen Ahmet Bey’in ceketini anlatır, bazen Nazo Gelin’in ayağındaki halhalı. Kimi zaman ölümü anlatır en saf haliyle kimi zaman bir bayram sabahını. Her dinleyene başka gelir, her dinlendiğinde başka bir keyif verir. Hiç eskimez, paslanmaz. Kuşaktan kuşağa geçer, tıpkı efsaneler gibi. 
Dağlar Dağlar: Barış Manço deyince ilk akla gelen şarkıdır herhalde. 1970’lerden bugüne ulaşan bir klasiktir. Yazlık yerlerde sahilde, bir otobüse doluşulup gidilen okul gezilerinde, eline gitarı olan biri görüldüğünde, yine mesela Taksim’de bir meyhanede ya da Kadıköy’de bir barda bağıra çağıra söylenesi bir şarkıdır. Bir ağızdan söylendiğinde coşturur, radyoda- hele orijinal kaydındaki kemençe introsu duyulduğunda- hüzünlendirir. Herkesin bir dağı, duvarı vardır ya sevdiğini elinden alan, işte o dağlar bu dağlar. 
Alla beni pulla beni: Ege’de bir sahil kasabasında, renk renk ampüllerin altına dizilmiş tahta masalar, masalarda mezeler, börekler; birbirini çok seven iki gencin mütevazi düğününde güler yüzlü, tiril tiril elbiseli misafirler. Fonda sakin sakin “Alla Beni Pulla Beni” çalıyor, masalardan birinde oturan 35 yıllık çift sevgiyle birbirine bakıyor. Bu şarkı ne zaman çalsa gözümün önüne işte bu sahne geliyor.  Hem “Gözüm senden başkasını görmez oldu yar” kadar naif bir itiraf, bir ilan-ı aşk daha var mı bu hayatta? 
Anlıyorsun değil mi?: Buz gibi bir Şubat günü Beyoğlu’ndayız. İstiklal Caddesi hep kalabalık, yine kalabalık. Kulağınızda bu şarkı tünele doğru yürüyorsunuz. Hava ayaz mı ayaz, elleriniz tabii ki ceplerinizde. İki kişilik bir şarkı bu. Sizi mutlaka bir anlayanın olması gerekiyor. Ya da siz bir türkü tutturun, elbet duyan olur. Nice coverları yapılmış da olsa ille de Barış Manço’nun sesinden dinlemek lazım bu şarkıyı. 
Gibi gibi: Yıl 2001. Üniversiteyi bitirmemize mecburen bir iki sene daha var. Çarşamba akşamları ekipçe Beyoğlu’nda Yaga’dayız. Sahnede Kurtalan Ekspres. Mikrofonda rahmetli Bahadır Abimiz (Akkuzu), vokalde biz. Barış Manço’nun kendine pek güvenen ama bir yandan da temkini elden bırakmayan aşık şarkılarından birini söylüyoruz.  Oyle “sevgilimi koluma takarım, iki günde yenisini bulurum, ne biçim unuturum” midesizliği yokken ortada, biz “Yüzüme karşı git diyorsun ama... sanki gözlerin kal der gibi gibi” diyorduk terbiyemizle. Bir gün birine gönlünüz düşer de tam emin olamazsanız, gönderin şarkıyı müstakbele. İki satır yazmanıza bile gerek yok. 
Dönence: İşte leziz bir uzun yol şarkısı. Küçük bir arabada, tek başınıza direksiyondasınız. Simsiyah gecenin koynunda yapayalnız. Üstelik uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor, siz de duyuyorsunuz. İstikamet paşa gönlünüz nereye isterse. Yol da sizin, şarkı da. Nasılsa bir gün gelecek dönence...Türk Rock Müzik tarihinin ve Barış Manço’nun değişmez klasiklerinden biri daha. Eğer benim kadar şanslı olduysanız şu hayatta, bu şarkıyı Cem Karaca’dan canlı canlı dinlemek de ayrı bir tattı zamanında. 
Kara Sevda: Gözümün önüne Japonlar geliyor bu şarkıyı duyunca. Bir elinde Türk, diğer elinde Japon bayrağı olan güleryüzlü bir kalabalık. Barış Manço’nun Japonya konserinin final şarkısı. Şarkı boyunca tüm salonu boydan boya dolaşır, kameralar O’nu takip eder. Japon Prensi Bir Şey San, çılgınca dans eder, halk onun bu halinden hayli tedirgin olsa da çaktırmaz. Zaten prensle prens olunmaz. Keşke Japonlar “Nasıl anlatsam bilemiyorum, içim içime sığmıyor” cümlesine de eşlik edebilselermiş. Kısmet. Kara Sevda, tam da layığıyla bir dans şarkısı ve kesinlikle konserin son şarkısı. 

Unutamadım: Harbiye Açık Hava. Çok güzel bir Ağustos akşamı. Çakmaklar elde. Nakarat kısmını binlerce kişi tek ağızdan söylüyor. “Öyleyse sen unut beni, yeter ki benden isteme” kısmında sesler iyice yükseliyor. Hani bazı şarkılar vardır, ne kadar çok insan eşlik ederse o kadar büyür kalplerde. İşte bu şarkı öyle bir şarkı. Vefatından sonra Barış Abi’yi en çok andığımız şarkı.
Nane Limon Kabuğu: Bu kış aylarında türlü türlü gripler peydahlanırken sıra mutlaka size de gelecek. Poşet çayları bir süreliğine bırakın, kalkın bir aktara gidin. Haliniz olursa Mısır Çarşısı süper olur. Söz konusu aktara kısa bir “hayırlı işler girişinden” sonra aynen şu cümleyi kurun: “nane, limon kabuğu bir güzel kaynasın aman içine hatmi çiçeği biraz çörek otu katasın aman hatta biraz tarçın, bir tutam zencefil” Buyrun. İçinde hem tarif var hem de siparişiniz. Aktarla şarkıyı karşılıklı söylerseniz belki indirim bile alırsınız. Eski adamlar doğruyu söylemiş vesselam; bir çiçekle bahar olmaz. 

Daha nice şarkılar var sevdiğim ve kaptırıp yazmak istediğim; Sahile, Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi, Süper Babanne, Can Bedenden Çıkmayınca, Gönül Ferman Dinlemiyor, Ali Yazar Veli Bozar, Lambaya Püf De, Gülbebeğim, Aynalı Kemer, Gülpembe, Al Beni, Beyhude Geçti Yıllar, Domates-Biber-Patlıcan, Delikanlı Gibi, Ayrılık, Gesi Bağları, Estergon Kalesi, Dere Boyu Kavaklar, Bir Bahar Akşamı, Gamzedeyim Deva Bulmam, En Büyük Mehmet Bizim Mehmet, Süleyman, Hala Kızı Zehra, Little Darling, Nick the Chopper, Müsadenizle Çocuklar... 
Müsaade senin Barış Abi. Sana layık “adam olmuş çocuklar” mıyız bilmiyorum ama inan denedik. Buralar pek senin bıraktığın gibi değil.
Bu yazı Barış Abime ve her geçen gün gözlerinde biraz daha babasını gördüğüm canım arkadaşım Doğukan’a adanmıştır. 

Yazının linki: moodtrack sayı 73
Reset!Magazine 73.sayı: reset magazine sayı 73

9 Ocak 2011 Pazar

MOODTRACK presents "best of" hatta "most of" 2010

Reset!Magazine'de bu ay 2010 özel sayısı var. Reset yazarlarından yılın en iyileri listelerine ve okuyucu anketlerinin sonuçlarına göz atın derim. MoodTrack'te bu ay ben de yılın seçme albümlerini yazdım MoodTrack tarzında :)

Her şarkı ortalama 2 dakika 45 saniyelik bir hikayedir. Hatta bazıları sonunu asla tahmin edemeyeceğiniz uzun bir romandır. Şarkının anlattığı hikaye ne olursa olsun, onu dinleyen de kendi hikayesini yazar. Her şarkıyı bize çağrıştırdığı anla, insanla ya da bir yerle hatırlamamız bundandır. Zira kulak duyar, kalp dinler. Şarkılar hayatımıza eşlik eder; biz ağlarken fonda çalar bazen, duymasak da en neşeli anlarda kulaklarımızda çınlar, yıllar sonra karşılaştığımız birini gördüğümüzde kalbimizde çarpar. İşte Moodtrack şarkılara ve albümlere bu hislerle yaklaşıyor. Hangi şarkıyı ne zaman dinleyebileceğiniz, bir albümün hikayesine kendi hikayenizi nasıl ekleyebileceğinize dair nacizane önerilerde bulunuyor.



Hiçbirinci Viyana Kuşatması
1 Ocak 2011. Sabah 11 suları. Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde. Haliyle. Viyana’da karlı bir yeni yıl sabahı, hızlı adımlarla Musikverein’e* yürüyorum. Ara sıra sendeliyorum zira Viyana’nın yolları taştan, yerleri kaygan. Bütün şehir bol köpüklü bir latte sanki. Küçük bir kafenin küçük fırınından yeni çıkmış sacher** kokusuna kahve kokusu karışıyor, insanın başı lezziz dönüyor. Viyana Flarmoni Orkestrası’nın “Yeni Yıla Merhaba Konseri” ya da orijinal adıya “Neujahrskonzert”e gidiyorum. Zaten ben bu anı 16 yıldır bekliyorum. Kraliyet ailesinden değilseniz ya da diplomatik, ekonomik, kültürel ya da şaibeli bir torpiliniz yoksa bu konsere öyle elinizi kolunuzu sallayarak, iki tıkla bir bilet alarak gidemiyorsunuz. Çekilişe katılmak şart. O çekilişi kazanmak ise çok milyonda bir ihtimal. 16 yıl üst üste hiçbir çekilişte kazanamış, hezimetinin 17. gurur yılında hem de en şahane yerden konseri izleme şerefine nail olmuşum, sanırsın Strauss’un ikinci nesilden torunuyum. Konser salonu tıklım tıklım, iki dirhem bir çekirdek hanımlar, iki oda bir salon beyler. Yerime geçip oturuyorum, en süper locadayım; hemen yanımda Japon prensi, Danimarka dükü, İspanya kontesi falan var; ben ülkemizi İstanbul viyadüğü olarak temsil ediyorum. Orkestra salondaki yerini alınca büyük bir alkış kopuyor, kalbim küt küt atıyor; ilk kez tv başında değil, canlı izlemek üzereyim konseri. Tam bu sırada salonda tiz bir çocuk sesi yankılanıyor “anaaneee ananeeee. Kapıyı aç ananeeeee!” Mevzu bahis annane kapıyı açsa da çocuk sussa konser artık başlasa diye bekliyorum ama nafile. Hala salon “ananeee ananeee” diye inliyor. Sinirleniyorum, koltuğumdan kalkıyorum şıp diye uyanıyorum. Evdeyim.Yeni yılın ilk rüyasından zalimce uyandırılıyorum. Camı açıp azarlıyorum çocuğu “zile bassana yahu”; cevap gecikmiyor “boyum yetişmiyoooo!” Durumu olgunlukla ve hükmen mağlup karşılayarak oturma odasındaki locamda 17.kez iç geçirerek izliyorum yeni yılın ilk konserini. Müzik zevkiniz her ne olursa olsun, eski yılı uğurlayan Berlin Flarmoni ve yeni yılı karşılayan Viyana Flarmoni konserleri eşsiz birer lezzettir; gelenektir. 2010’da izlediğiniz güzel konserlerin tadı damağınızda ve yeni yılda gideceğiniz konserlerinin sabırsızlığı arasında vakit bulup izlemenizi öneririm. Yalnız ilk çekilişte Viyana’ya bilet kazanırsanız, faşist kaderime küserim; kazananı üzerim. Haberiniz olsun.

MoodTrack İFTİHARLA TAKDİM EDER:
GİDEN BİR YIL OLSUN, SİZE YIL MI YOK!

enkotuyilimizboyleolsun.mp3

Gayet sıradan bir yıl, küçük sürprizler dışında yeni pek bir şey yok. Yine aynı arkadaş grubuyla tatillere gidildi, gece gezmeleri yapıldı, iş yerinde klasik dedikodular, hep bilindik hikayeler; ev sahibiyle rutin atışmalar. En az iki kez grip oldunuz mesela, hiç okumayacağınız kitaplar, hiç giymeyeceğiniz kıyafetler aldınız, her Pazartesi diyete başlama sözü verip Salı günü aynı hızla pes ettiniz, yağmurlu bir günde üstünüze su sıçratan arabaya küfrettiniz. Kızgınlıklarınız, kırgınlıklarınız, öfkeniz, neşeniz, sabrınız hep mevsim normallerindeydi. Yeni kararlar aldınız ki zaten hep alırsınız. Yeni yıla en umutlu belki de en mutlu siz girdiniz. “En kötü yılımız böyle olsun” ekolünden olanlar için yılın albümü Gorillaz’ın “Plastic Beach”i olsun. Plastic Beach, bence yılın en iyi ikinci albümü, hep bildiğimiz Gorillaz’dan arada minik sürprizlerle her dinlediğinde güzelleşen fıstık gibi şarkılar. Hayalkırıklığına uğratmadan, yormadan, kendini kolayca sevdiren, yılın her gününe yakışan bir albüm.

neyilmisarkadasbitmedigitti.mp3
Talihsizliklerle dolu bir yıl, arka arkaya şımarık gelişmeler, insanı çileden çıkaran sürprizler. İş yerinde yersiz gerginlikler atlatıldı, evde tatsız tartışmalar bir türlü sonlanmadı, kredi kartı limitleri aşıldı, yetersiz bakiyeniz yüzünden banka otomatik ödemeyi yapamadı, tam da en ihtiyaç duyduğunuz anda elektrikler kesildi, doğum gününüzü anneniz bile unuttu, durduk yere 3 kilo aldınız, kilo vereyim diye spor yaparken belinizi sakatladınız, çok önemli bir sunum öncesi dökümanlara şöyle bir göz atmak isterken olmayacak bir Poyraz çıktı, kağıtlar yollara saçıldı, cep telefonunuz takside kaldı, hoşlandığınız çocuk/kız tam da o akşam mesaj attı. Kurşun döktürmenize ramak kala Aralık geldi, geldiği gibi gitti. 2010’nun bittiğine sevinip yeni yıla umutlu bir başlangıç yapmak en çok sizin hakkınız. Sonu gelmeyen talihsizlikler zincirinde insana sebepsiz bir neşe ve kaynağı belli olmayan bir güç veren Glasgow’un güleryüzü Belle & Sebastian’ın “Write About Love” albümü bu moddaki herkesin yılına soundtrack olacak güzellikte.




allaaamokadariyibiyıldıkibitmesinistemedim.mp3
Onlar, 2010 yılını şimdiden unutulmaz yıllar arasına almayı başarabilmiş mutlu faniler. Bu yıl terfi edenler, okulu bitirenler, askerliğini tamamlayıp aramıza tekrar katılanlar, aşık olanlar, evlenenler, çocuk sahibi olanlar, yeni eve taşınanlar, Milli Piyango’da amortiyi vuranlar, haftanın bir günü mutlaka “keşke başka bir şey isteseymişim” diyebilmiş olanlar, uzun zamandır görmediği arkadaşını facebook’tan bulanlar, şampiyonluğa koşan takımı tutanlar, bir anda büyük büyük dedesinden kendilerine miras kaldığını öğrenenler, yağmurda ıslanmayanlar, karda kaymayanlar, güneşte yanmayanlar, her pantalonun cebinde para bulanlar, bu sene sürekli seyahat etmeyi başarabilmiş olanlar. Aman tamam gözümüz yok, daha da mutlu olun. Sizin içiniz kıpır kıpırken, şansınız açık, bahtınız parlakken, karmanız, çakranız on numarayken fonda hep Röyskopp çalıyordu da biz de kulak misafiri oluyorduk. 2010 yılını “la dolce vita” yaşayanlar için yılın albümü Röyskopp “Senior” olsun. 




bendaha2009agirmedimyane2010u.mp3
Sen durursun, hayat önünden geçer bazen. İçinden pek bir şey yapmak gelmez. Sadece durursun. Sakinsindir. Ne hayata ne de kendine karşı bir öfken, hırsın ya da paniğin yoktur. Arkadaşlar arasında konuşulurken bir başyapıtı okumadığını ya da çok ünlü bir filmi izlemediğini fark edersin; gider gizli gizli alırsın, herkes biliyorken sen kaçırmışsındır. Zaten hep O an ne yapıyorsan, başka bir şeyi kaçırdığın hissiyle yaşamışsındır. En sık sorduğun soru “saat kaç?” değil, “bugün günlerden ne?”dir. Hangi ayda olduğumuzu tesadüfen öğrendiğin bile olmuştur. Telefonun çalar, nereye çağırırlarsa gidersin. Zahmetsiz, kaprissiz yaşarsın. 2009’muş, 2010’muş fark etmez senin için, sen kendi zaman diliminde yaşarsın. Şikayetin de yoktur, “akışına bıraktım” dersin ama akan bizzat sensindir; bilirsin. Benden duymuş olma ama sen sağ sen selamet bir yılın daha sonuna geldik, her döneme ilaç gibi gelen; dünya dursa fonda aynı sakinlikle çalmaya devam edecek Manic Street Preachers’ın, ismiyle Joyce romanlarının hatırlatan “Postcards from a young man”i senin için yılın albümü olsun. İsyanını bile sakin sakin insanın zihnine kazıyan Manic Street Preachers’la 90’lara kadar uzanabilirsin. Dönünce çaldır, biz seni buluruz. 



zatenbendesansolsa.mp3
Çok hoş bir arkadaşınızın yanında ona hiç yakışmayan tatsız bir kadın ya da tam tersi dünya güzeli arkadaşınızın yanında sinir bozucu bir adam... Ağzınızdan çıkan tek şey; “Nasıl oluyor da?” Ofiste pek hoşlanmadığınız biri, ani bir terfi, tatmin eden bir zam, hop ertesi gün sizin başınıza müdür! Aklınızdan geçen şey; “Nasıl olur? Bu adam yeteneksizin teki!” Sizin aylarca uğraşıp alamadığınız bir şey. Bir uçak bileti, belki çaba gerektiren ince zevkin ürünü bir eşya. Etrafınızda hiç ummadığınız birinde gördüğünüz ve yıkıldığınız an: “Ama.. ama.... O’nda öyle bir zevk bile yok ki...” 
Hakkında pek iyi şeyler düşünmediğiniz biri, annenize göre dünya iyisi. Nasıl olmuşsa? Ne yapmışsa? Kıskandığınızdan değil alenen duruma gıcıksınız halbuki siz onu nasıl da tanırsınız... Hayatta böyle insanlar vardır. Hani pek hoşlanmadığımız şımarık insanlar. Çoğu kez hak etmedikleri şeylere herkesten önce sahip olurlar, bir de değerini bilmez yakınırlar. “Nasıl oluyor da...?” sorusunun cevabı şu dostlarım: Şans. Ne demiş Jean Cocteau: Ben şansa inanırım yoksa sevmediğim insanların başarılarını nasıl açıklayabilirim ki? Bu tip insanların şanslarına, hep açık kısmetlerine ve dört ayak üzerine düşmelerine; iki haneli IQ’larıyla elde ettikleri açıklanamaz başarılarına tahammül etmek zor, kafanızı başka tarafa çevirin çünkü onlar yürürken fonda Kanye West çalıyor. Kanye West’i sevip dinleyenlerin müzik zevkine lafım yok ama “My beautiful dark twisted fantasy”e yılın albümü diyenler beni derinden üzer. Zira kendisi tipik bir şanslı şımarık. Hani şu çok tatlı kız arkadaşınızın yanında ne işi olduğunu bir türlü kestiremediğiniz uyuz çocuk gibi. 
Bu albümü tüm şanslı şımarıkların 2010 başyapıtı ilan ediyor, geride kalanlara sabırlar diliyorum. 


umutlarimiz2011e.mp3
Bir sabah uyanırsınız ve havayı derin derin içinize çekersiniz. O kısacık anda eski bir günü hatırlarsınız. Çocukluğunuzdan bir replik gelir aklınıza. Babanıza “itfaiyeci olucam ben” dediğiniz anı tekrar yaşarsınız mesela. O kısacık an neler düşündürür insana, “Ben ne yapıyorum? Doğru mu yapıyorum? Hayatta ne yapmak istiyorum? Tüm bunları ben mi seçtim?” soruları bir anda boğar sizi. Biraz içinize bakarsınız ki başardığınızı sandığınız birçok şey aslında razı olduklarınızdır. Sevgiliniz mesela, hayalini kurduğunuz kadın değildir; bir şekilde razı olmuşsunuzdur. Okuduğunuz okul, oturduğunuz ev, hep gittiğiniz market. Bir şekilde seçtiğiniz, değiştirmeyi hep istediğiniz ama razı olduğunuz şeylerdir. Yıl biter, yıllar geçer. Alışırsınız. Hayat zaten alışmaktan ibarettir, o yüzden ölmekten korkmak çok normaldir. Bazen sebebi belirsiz bir cesaret parlar içinizde “değiştirmeliyim, değişmeliyim, değiştireceğim” dersiniz, kararlar alırsınız bir yılın ya da bir günün sonunda. Bazen değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz de kendinize bile yüksek sesle söylemezsiniz. Kimi zaman bir anda sizi en tutsak eden alışkanlığınızdan kurtulursunuz, hafiflersiniz. Yıl sonu bir hesap yaparsınız oturup. Daha gidecek çok yolunuz olduğunu bilirsiniz. Bu yolu nasıl alacağınızı, ne tarafa gideceğinizi ve kiminle yürüyeceğinizi seçersiniz. Siz yürümeye başlarsınız, arada döner bakarsınız geride bıraktıklarınıza, uzaklaştıkça küçülür hepsi. Gözünüzde ve gönlünüzde büyüttükleriniz yok olur bir anda. “Bu gemileri ben yaptım, istersem yakarım!” der, biraz içiniz buruk gülümsersiniz. Siz yürürsünüz arkanızda Arcade Fire çalar. Varacağınız yere kadar eşlik eder size. Kalbiniz kırıksa hele, her şarkıda tek tek onarır; bazen paramparça olana kadar acıtır ama mutlaka onarır. Yılın en iyi albümü Arcade Fire “The Suburbs” yıl boyu yürümeye, yürüdükçe büyümeye karar verenlerin albümü olsun. 




2011 herkese iyi gelsin, her gününüze en güzel şarkılar eşlik etsin. 




3 Ocak 2011 Pazartesi

GALATASARAY DERGİSİ 97.SAYI

Ligin ilk yarısı bitti hamdolsun. Umutlarımız ikinci yarıya. Türkiye Kupası'na. Bu sayıda Ali Sami Yen'i yazdım, 11.01.11'deki son maçımız da Ali Sami Yen'den yazdığım son Tribün Notları olacak. Derginin özel Ali Sami Yen ekini kaçırmayın derim. Ayrıca bu sayıda şunlar da var: gs.org

TRİBÜN NOTLARI iftiharla takdim eder: 
ALİ SAMİ BEY 


Ali Sami Bey çakı gibi adamdı.

Boynuna zarifçe dolanmış sarı-kırmızı kaşkoluyla her daim şıktı. Çok şey gördü, geçirdi; yaşlandı ama eskimedi. O’nu seven herkesle aynı yaştaydı.

Ali Sami Bey çok misafirperverdi.
Geleni gideni eksik olmazdı. Her gelene kapısını açar, herkesi layığıyla ağırlar, bir de güzel uğurlardı. Kimi zaman nümayiş çıkardı kapılarda. İçeri girmek isteyenler sabırsızlanır, bazen de zorlanırdı. Ali Sami Bey’in misafirperverliği, O’na olan tutkuya dar gelirdi. Ama O kimseyi geri çevirmezdi, zaten Ali Sami Bey yalnızlığı hiç sevmezdi.



Ali Sami Bey neşeli adamdı.
Şarkılar türküler söylenirdi kol kola, dinlemeye bayılırdı.
Hatta çoğu zaman şarkılar kapının önünde başlardı, hele o gün güzel bir günse saatlerce devam ederdi. Ali Sami Bey gözleri kapalı dinlerdi, İstanbul inlerdi. Ali Sami Bey musikişinas adamdı.

Ali Sami Bey kazanmak için doğmuştu.
En büyük zaferlerin ev sahibi, şanlı bir tarihin en büyük şahidiydi. Zarafetle kaybettiği de oldu kimi zaman, haksız mağlubiyetlere boyun eğdiği de, rakibinin bileğini bükemediği de. Ama kazanmak O’nun kaderinde vardı, her kaybettiğinde mutlaka kazanacak başka bir şey bulurdu kendine. Ali Sami Bey, çok kalender adamdı.

Hoşgörülüydü Ali Sami Bey.
Kavgalar çıkar bazen de küfürler uçuşurdu havada.
Bazen kaybeden hırsını O’ndan alırdı. Koltuklar kırılır, bazen de dört bir yanı yanardı. Canı acırdı ama sessizce olan biteni izlerdi, kaldı ki elinden pek de bir şey gelmezdi; “canları sağ olsun” derdi. Ali Sami Bey, çok alicenap adamdı.

Ali Sami Bey sabretmesini de bilirdi.Bir keresinde tam 14 sene beklemişti.Şansa isyan edenlere abilik, kadere üzülenlere babalık yapmıştı. Millet kızar, küserdi de dönüp yine Ali Sami Bey’in kapısına gelirdi. Beklemenin değerini kitlelere O öğretti. Ali Sami Bey sabırlı adamdı.

Abartıyı sevmezdi Ali Sami Bey.
İddialı olmadığından değil, burnu büyüklüğe gelemezdi. Temsil ettiği değerin ne denli büyük, ne denli kutsal olduğunu bilirdi; tevazusu bundandı. Kimseyi hor görmez, hiçbir rakibini küçümsemezdi. Ali Sami Bey, çok kadirşinas adamdı.

Ali Sami Bey saygılıydı.
Dostuna da, rakibine de. Çevresine de, ailesine de.
Küçüğe de büyüğe de. Kimseyi ayırmaz, kayırmazdı.
Ali Sami Bey, adil adamdı.



Ali Sami Bey, Mecidiyeköy’ün tam ortasında taştan tuğladan, dışarıdan bakıldığında son derece sıradan bir stattı.  Adını gerçek bir beyefendi Ali Sami Yen’den; namını Galatasaraylılar’dan ve rakiplerinden almıştı. O’nu etrafındaki diğer taş yığınlarından ayıran ruhuydu, öyle olmasa kimse durduk yere oraya “mabet” demezdi.

Kim bilir kaç milyon sarı-kırmızı yürek aktı oraya yıllar boyunca. Kim bilir kaç çocuk abisinin, babasının, dedesinin elinden tutup maçlara geldi. Kim bilir kaç dostluk başladı o tribünlerde. Kim bilir? Elbette bir tek Ali Sami Bey bilir.

Ne büyük takımlar geldi geçti oradan yıllar boyunca, her biri ayrı bir iz bıraktı; o günü unutsalar bile Ali Sami Bey’in adını unutmadılar. O’nu birçoğu “the hell” olarak tanırdı, Ali Sami Bey bir mahçup gülümserdi. Orası dosta cennet, rakibe cehennemdi.

Kimler basmadı ki O’nun çimlerine.
Dünya yıldızları geldi geçti gözlerinin önünden. Rakip de olsa hayranlıkla izlendiler, gururla misafir edildiler. Kimi ayakta alkışlandı kimi zafer nidaları arasında oradan boynu bükük ayrıldı.

Kimler büyümedi ki ellerinde.
Sahada Metinler, Turgaylar, Prekaziler, Simoviçler, Tanjular, Savaşlar, Arifler, Hakanlar, Bülentler, Hasanlar, Tugaylar, Hagiler, Ardalar; tribünde Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Elifler. Ali Sami Bey çok babacan adamdı, herkesin elinden tutardı.

Ali Sami Bey, geceleri sessizliğe gömüldüğünde, çevreden gelip geçenler-eğer bir an durup kulak verirlerse- içeriden sesler duyardı; Hagi’nin fişek gibi şutlarını, Hakan’ın Milan’a attığı golden sonraki çığlığını, Taffarel’in eldivenlerine çarpan topun sesini, “re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray Cimbom bom!” diye bağıran milyonları, Barcelona maçının bitiş düdüğünü, Denizli’den gelecek haberi bekleyen onbinlerin 16 dakika boyunca hızla atan kalp vuruşlarını, Kaptan Bülent’in “haydi beyler!”ini, Fatih Terim’in soyunma odasından gelen sesini...

Ali Sami Bey, gideni hiç sevmezdi. Zaten kimse O’nu bırakmak istemezdi. Ne zaman “Elveda Sami Yen, bir gün geri geleceğiz yeniden” dizelerini duysa, gözleri dolardı. Zira, bir gün herkesin geri geleceğini bilirdi.

Bu kez Ali Sami Bey kalıyor; biz gidiyoruz.
Zaferlerimizi, anılarımızı, çocukluğumuzu, dostlarımızı, rakiplerimizi, sarımızı, kırmızımızı yanımıza alarak veda ediyoruz İstanbul’un en asil beyfendisine.

Biliyoruz ki yarın öbür gün bir taş yığını dikecekler O’nun yerine. Ve sanacaklar ki, Ali Sami Yen tarih olacak; geriye kalan ne varsa toza dumana karışacak. Ama ruh dediğin dozerle yıkılmaz; daha biz varmadan Seyrantepe’ye, Ali Sami Bey orada olacak. Eski açık “sarı” diyecek, rakiplere yine “çıkış” olmayacak, yine şarkılar söylenecek, yepyeni zaferler kazanılacak ve tarih yine baştan yazılacak. Orası Yeni Sami Yen olacak, Ali Sami Bey’in gözü arkada kalmayacak.

Ali Sami Bey, ayrılıkları sevmezdi.
Ama iyi bilirdi; ayrılık da sevdaya dahildi.


Fotoğraflar: Tribün Dergi arşivi