13 Aralık 2010 Pazartesi

Bireysel Silahlanmaya Hayır!

Yıl 2005. Emek (Kalfa) de ben de Leo Burnett'te jr olarak çalışıyoruz. Reklam Yaratıcıları Derneği'nin Beyin Fırtınası Yarışması'na katılıyoruz.Briefimiz Umut Vakfı'ndan geliyor, konumuz elbette Bireysel Silahlanma. Yarışmayı alttaki filmin de dahil olduğu bir kampanya ile kazanıyoruz. Ancak film, RTÜK tarafından gençlerin zihinsel, ruhsal ve başkaşeysel gelişimini engellediği gerekçesiyle önce yayından kaldırılıyor; itiraz dilekçelerimizden ve aylarca bekledikten sonra "00.00'dan sonra paşa gönlü isteyen yayınlayabilir" kararı çıkıyor. Ve fakat öyle bir kanal çıkmıyor. 

Bugün aklıma bu işimiz geldi. Biz toplumu bilinçlendiren bir kampanya yaptık sanıyorduk; aynı anda reklam kuşağına girmeyi bir türlü başaramadığımız Kurtlar Vadisi'nde bölüm başına en az 10 kişi ölüyordu. 

Bugünlerde yine sapıkça silahlanıyoruz ya, neredeyse silahı olmayana kız vermiyorlar ya...
Hatta yumurta bile silah oldu ya... Zaten her şeye yasak/sansür de konuyor ya... Hah işte biz "silahlanmayın ağalar beyler" diyorduk o da gayet yasak, haberiniz olsun.


Beyin Fırtınası 2005 Birincilik Ödülü
Yönetmen: Özer Feyzioğlu

8 Aralık 2010 Çarşamba

Turkcell'le Mardin Notları

Turkcell'in yeni imaj kampanyasının film çekimi için Mardin'e gittik, gördük, bayıldık, döndük.
Turkcell'den arkadaşlar (evet evet müşteriler:) rica etti, ben de çekimin hikayesiyle karışık Mardin Notları yazdım.Normalde yazacağım Mardin Notları'nın yarısı bile değildi, ona rağmen Turkcell resmi blogunda sansüre uğramış.Ne diyelim, aklım pek ermese de büyük markanın kaygıları da büyük oluyor herhalde. Yazı benden, fotograflar Yaşar Akbaş'tan. mardin notları






2 Aralık 2010 Perşembe

GALATASARAY DERGİSİ 96.SAYI

Bu ay Tribün Notları'na maç yazmadım. Bir taraftar olarak hayalkırıklıklarımdan ve bir yazar olarak "takım bu haldeyken ne yazayım ben?" kıvranmalarımdan bahsettim. Allahtan dergide konu bol, herkes okuyacak bir şey bulur:)

TRİBÜN NOTLARI
Sevgili Galatasaraylılar, (kendimi klüp başkanı gibi hissettim böyle bir giriş yapınca) 


Renkdaşlarım! (bu da büyük bir taraftar grubunun çok önemli bir şahsiyetiymişim gibi oldu)

Büyük camianın büyük taraftarı (birazdan tatsız bir haber verecek klüp yöneticisi miyim ben ya?)

Değerli dostlar, (ve hatta Romalılar! Hah, bravo!)

Arkadaşlar, (“lütfen inenlere öncelik verelim” demeyeceksem bu hiç olmaz)

Sevgili okuyucularım, (egoya bak, “70 milyon bizi izliyor” der gibi)

Düzgün bir giriş yapayım diye biraz daha uğraşırsam “Ayağa ayağa Numaralı ayağa!” tezahüratına kadar gider bu.Madem düzgün giriş yapamadım hemen konuya gireyim. Bu ay biraz küresel ısınmanın etkilerinden, gayri safi milli hasıladan, gayri ciddi politika ortamından, özenle uyduracağım gayri resmi istatistiklerden, nümbüs, kümülüs ve sirüs bulutlarından, 16.yüzyıl İngiliz şiirinden, present simple tense’den, expresyonist akımdan, Ege yöresi halk oyunlarından, Amerika’nın son 10 yıldaki orta doğu projelerinden, son okuduğum kitaptan, daha az önce aldığım leziz bir jazz albümünden, 4 yaşındaki yeğenim Eylül’ün afacanlıklarından, yersiz yılbaşı indirimlerinden, son moda saç kesimlerinden, çocukluk anılarımdan, serbest izdüşüm kuramından (evet böyle bir şey yok) havadan, sudan ve hayattan bahsetmek istiyorum. 

Şu satıra kadarki ruh halimden anlaşılacağı üzere bu ay hiçbir maçı yazmak gelmiyor içimden. Maçlara gitmediğimden değil, gittim, gidiyorum, hala inatla oturuyorum koltuğumda. 90 dakika bitiyor, tüm terbiyemle öfkeli abilerin çıkmasını bir köşede sükunetle bekliyor, hemen arkasından köfte dumanına boğularak “hükmen mağlup” ruh halimi de alıp evin yolunu tutuyorum. Aklımda tek kalan devre arası her köşede ayrı ve her seferinde yanlış hesaplanan “puan farkı” oluyor. Bir süredir tribünde neşeli sohbetler yok; öfke var, üzüntü var, isyan var, inat var, tepki var. Suratlar beş karış, moraller eksi binbeşyüz. Ali Sami Yen vedasına 3 kala hayaller paramparça. 

Bir kez daha anlamış bulunuyorum ki; takım iyiyken, her şey süperken, maç başına üçer beşer goller atıyorken, alem buysa kral bizken, tribünler tıklım tıklımken, eski açık “sarı” derken, “pınar başı burma burma”yken, yazmak kolay. Hele konuşmak daha kolay. İşler uzun zamandır yolunda gitmiyorken ve geleceğe dair pek de umut beslenemiyorken destek vermek, ne olursa olsun takımının yanında durabilmek de hayli zor. Spor bloglarına, taraftar forumlarına ve Galatasaray Sözlük’e bakıyorum da... Kim ne yazarsa yazsın, ne kadar sinirli ya da çok bilmiş cümle havada uçursa uçuşsun gerçek şu ki; herkesin kalbi kırık. Herkesin kalp kırıklığıyla baş etme yöntemi de ayrı haliyle. Ben dönüp geçmişe bakıyorum ara ara. Kim olduğumuzu hatırlamak iyi geliyor. 



Yıl 1998. Mevsimlerden çok kara kış, aylardan Aralık.
Hatta tam tarih vermek gerekirse 2 Aralık Çarşamba saat 14.00 Politik olarak zor bir dönem, İtalyanlarla aramız son derece limoni, Zidane pek kaprisli. Yersiz gerginlikler yüzünden bir hafta ertelenmiş ve saatler sonra başlayacak Galatasaray-Juventus maçı için erkenden Eski Açık’ta yerimizi almışız. Cebimde discman, sırtımda okul çantam; Esin’in koltuğunun altında gazeteler, bulmacalar. Kapılar 12’de açılmış, maça saatler var, açık tribünler neredeyse dolu. Hava nasıl ayaz, ne bulduysak üst üste giymişiz. E kolay değil parmaklarımız hissizleşene kadar oturulacak orada. 

O gün tam 7 saat 45 dakika, o buz gibi havada hiç sıkılmadan, nazlanmadan oturduk statta. Şimdi düşünüyorum da bugün 7 saat 45 dakika birini ya da bir şeyi bu derece seve seve bekler miyim? Siz bekler misiniz? (uçak/otobüs rötarı sayılmaz)

Herkesin Galatasaray’ı başka. Yaşça benden büyük olanlarda ne deplasman anıları, ne tribün hikayeleri vardır; ya da hiç Ali Sami Yen’i görmemiş mesela Kars’ın bir köyünde yaşayan birinde nasıl bir uzaktan sevda vardır.

Benim için Galatasaray, bir Aralık günü statta zatürre olma riskini hiçe saydıran, meşale dumanından zehirlenme pahasına garip bir zevk aldıran, galip geldiğimiz bir maçın ertesi günü Londra’da kimin Türk olduğunu bakışlarından anlamamı sağlayan, maç saatine denk gelen tüm aktiviteleri iptal ettiren gerekirse uçak saatini değiştirten, yenildiğimiz günün ertesi tüm gazetelere küstüren, okula/işe gitmemek için bahane arattıran, Büyük Galatasaraylı rahmetli dedemle-heyecandan bir eli kalbinin üzerinde-derbi seyrettiren, UEFA Kupası’nı aldığımız akşam babamla telefonda karşılıklı sevinç çığlıkları attıran, arkadaşlarımla (sms’le bile!) acayip totemler yaptıran ve işe yaracağına inandıran, Manchester maçından sonra sevinçten, Hamburg maçından sonra kahırdan hüngür hüngür ağlatan ve bir Cumartesi sabahı anneme “ya ben bu ay ne yazacağım?” diye sorduran bir tutku. 

Sizin Galatasaray’ınız neyse, ona sarılın bu aralar. Aradığımız umut belki oradan çıkar. Zira yaramıza umuttan ve inançtan başka deva yok. Bugünlerde destek olmak belki zor ama umut etmek bedava. 

Hem ne demiş Cemal Süreya: “Fenerbahçeli bağıra bağıra çoğalır; Beşiktaşlı çığlıklarla tükenir. Galatasaraylı’nınsa ağzında, yerine göre alaycı, yerine göre çocuksu bir gülümseme vardır. O gülümseme alt dudağın bir yanını aşağı çeker. Galatasaraylı o sırada aynaya bakmaktadır: Cici Necdet mi, Sezar Borjiya mı?”

Bu aralar yüzümüzü geleceğe dönmeyi pek başaramıyoruz ya, ara sıra dönüp bir geçmişe bakalım. Belki geçmişten güç alır, kim olduğumuzu hatırlar, önümüzü görürüz. Merak etmeyin, biz tribünleri doldururuz yine, inanırız seve seve. Hadi siz de “sizi sevenleri daha fazla üzmeyin” 

....

Adeus e boa sorte Elano!

MOODTRACK @ RESET! MAGAZINE

Bu ay itibariyle Türkiye'nin ilk online alternatif kültür dergisi Reset! için Moodtrack diye bir köşe yazmaya başladım. Köşemin adı Moodtrack. Yaptığım da; şarkıların hikayelerini, hikayelerin şarkılarını bazen de o şarkının sözlerine taban tabana zıt ruh hallerinden bahsedip yeni albümleri, yeni şarkıları keşfetmek.

Bu sayının albümü "Write About Love" (Belle&Sebastian) işte burada: moodtrack
Dükkan kazansın hesabı :) Artık haftada ortalama 3 albüm almamın daha ulvi nedenleri var:)




Bu fotoyu Berlin'de çektim. Kendisi artık Moodtrack'in gayrı resmi logosu :)

29 Kasım 2010 Pazartesi

TURKCELL'le HAYAT DAHA FAZLA HAYAT

Bir süredir ömrümüzden ömür götüren film nihayet bugün yayına girdi. Çekimlerini İstanbul ve Mardin'de 6 günde tamamladık, sürece bir de post prodüksiyonu eklersek nereden baksanız 1-1,5 aydır bu işle yatıp kalkıyoruz. Filmin müziğini Atakan Ilgazdağ besteledi, Kenan Doğulu seslendirdi. Pek yakında şarkıyı farklı seslerden de duyabiliriz, sürpriz olsun :)



Şimdi Turkcell'le Hayat, Daha Fazla Hayat... from Atilla KARABAY on Vimeo.

5 Kasım 2010 Cuma

GALATASARAY DERGİSİ 95.SAYI

Tribün Notları'nda bu ay, Frank Rijkaard'a veda; Hagi'ye buruk bir hoş geldin var. Ankaragücü ve Fenerbahçe derbisinden notlarla birlikte... Aa bu arada dergimiz bu ay Sabri Sarıoğlu posteri hediyeli. Ciddiyim. 
Sabri demişken... Harry Kewell'ı özlemediniz mi siz de? :) 





TRİBÜN NOTLARI

Tarih, sadece zaferleri yazar.

Tarih acımasızdır, sadece birincileri hatırlar.

Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi, zamanında neler yaptığınızı umursamaz.

Yapabileceklerinizi, yapmak istediklerinizi, hedeflerinizi beklemez.

Çabalarınızı, emeklerinizi, geçtiğiniz zorlu yolları düşünmez.

Tarih için son yaptığınız iş kadar iyisinizdir.

Galatasaray tarihinden bir Frank Rijkaard geçti.

Gelişine sevindiğimiz gün dün gibi ancak tarih öyle zalim ki gittiği gün kaldı hafızalarda.

Dünya futbolundaki saygın yeriyle, beyfendiliğiyle, kalitesiyle, sıkı sıkıya inandığı ve vazgeçmediği sistemiyle, kattığı değerlerle unutulmayacak bir iz bıraktı arkasında.

Belki kupalar kaldıramadık birlikte, zaferden zafere koşamadık.

Ama sadece zaferleri yazan tarihe inat, varlığı en büyük başarıydı.

Teşekkürler Frank Rijkaard.

Tarih unutsa bile, bu taraftar seni asla unutmayacak.


17 EKİM GALATASARAY – ANKARAGÜCÜ

Saat 19.00, Pazar, Ali Sami Yen, bi sürü taraftar, şen kahkahalar, umutlu konuşmalar, sarı-kırmızı, biz biraz Mercan, bazıları parçalı, Arda Turan oley!, küfür kıyamet Erman Toroğlu, büyük taraftar Fatma Nine, hakem hatası-muhtemelen hipermetrop-dakika üç, erken gol, saldır Galatasaray!, haydi bastır Galatasaray, tam zamanı şimdi, bi gol hadi, iyi paslar, kötü son vuruşlar, dakika 45, neyse ikinci yarı bari, dakika 50, bu da nerden çıktı şimdi, oldu mu sana iki!, Baros köşeye gönderdi, şimdi skor 1-2, valla geliyor 2-2, yok bildiğin 3 geldi!, Ufuk kırmızı kartla soyunma odasına, Rijkaard istifa! Yönetim istifa! Hakem istifa! Top toplayıcı çocuklar da istifa! Baros vur bi daha, 2-3 oldu, bi gol daha beraberliğe razı bütün dünya, geliyor geliyor derken son dakika, 5 olmadan çıkmalı dışarıya, Ankaragücüme gidiyor bu takım, Harry sakat olmasaydı keşke, haftaya Kadıköy’de biteriz bu gidişle, lig bitsin mümkünse, çıkıp biz mi oynasak ne, bir şey yapın bitsin bu işkence, yer sarı, gök kırmızı, 25bin adet hüzün, bolca hayalkırıklığı, bu 4 gol hiç yakışmadı. O değil de... Fatma Nine’ye çok ayıp oldu.



24 EKİM FENERBAHÇE - GALATASARAY

Bir insanın hayatında her sene en az 15 zor günü varsa benim iki zor günüm fikstürde işaretli: Fenerbahçe derbileri. İş yerinde patron, ailede babam, sağdan soldan Fenerli arkadaş, kuzen ve bi takım tanıdıklar, kötü hatıralar, dinmeyen acılar...

Takımın hali ortada, Frank gitti gidiyor eli kulağında, çok sıkıcı bir Salı günü, derbiye günler kala, takside telefonla konuşurken rengimi belli etme gafletine düşüyorum. 

- Gitmem Kadıköy’e filan! Ben sadece Moda’ya giderim. Hem ne işimiz var? Oturur evde izleriz ya da totem yaparız izlemeyiz.

Taksici Kadıköy dediğimi duyar duymaz, beni dikiz aynasından dikiz, suratındaki ciddi ifadeden eser yok, niyeyse pek samimiyiz:

-        -Gitme ablaaa gitmeee, 6-0’ı arayacaksınız
-        -Dur inicem burda.
-        -Şişli’ye diyodun abla.
-        -Yok Şişli filan, dur dedim. Al bunu da. Üstü kalsın, Kadıköy’e vapur jetonu alırsın!

    Kapıyı çarparak iniyorum ve fakat gayet yersiz bir yerde artistlik çektiğimi fark ediyorum. Yeni bir taksi bulana kadar gururum ve ben tabana kuvvet yürüyoruz. Yürürken eş zamanlı söylendiğim için aldığım ani bir kararla, maçı izlemeye karar veriyorum.

Ölmüşüz, bitmişiz; hatta ağlayanımız da var bol miktarda. Günlerce prensipte anlaşılmayan teknik direktör kalmıyor ülkede, saat başı yeni bir gelişme yaşanıyor. Biz sabırsızlık ve acı içinde kıvranırken Fenerli dostlarımız “deja vu” şarkıları söylemeye başlıyor.

Medya veriyor gazı, biz de bir güzel alıyoruz. Maçtan önceki bir hafta, maçtan sonraki üç gün 90 dakikadan daha zor geçiyor.  21 Ekim Perşembe günü öğreniyoruz ki Hagi geçiyormuş takımın başına. Tugay da yanında! Rijkaard’ın acısı hala tazeyken, aklıma Hagi’nin veda maçında 90 dakika “i love you Hagi!” diye bağırdığımz geliyor. Hagi’nin adını duyan Fenerli şakacı arkadaşlar susuyor. Maç gününe kadar göz göze bile gelmiyoruz. Söz konusu Hagi olunca, herkes rütbesini biliyor.

İlk yarısı bütün Kadıköy’ün yüreği ağzına geliyor, Pino vuruyor, Neill vuruyor, o top bir türlü gol olmuyor. “N’oluyor ya? Biz sizi böyle bilmezdik!” nidaları yükselirken Saraçoğlu’ndan, devre arası bilinen tüm dualar okunuyor.

Galatasaray oynuyor, memleket izliyor. Bir de gol atsak tam süper olacak. Olmuyor, atamıyoruz. Maç bizim hakkımız, bunu karşı yaka bile biliyor. Yıllardır puan alamadığımız Kadıköy’den razı olduğumuz 1 puan, aslan gibi mücadele eden bir takım ve gerçek Galatasaray ruhuyla “kazanmış” olarak dönüyoruz. Deja vu tişörtleri elde patlıyor ve o gün Kadıköy yeni bir kelime öğreniyor: “jamais vu”

-Amma sevindiniz ya gören de 5-0 yendiniz sayılır.
-      -Şampiyon olduk sanmadık ya abi ona bak sen!

-      -Beraberliğe bu kadar sevinmeniz çok fena gerçekten.
-      -Alla alla? Ben geçen sezon 2-2’ye sevinen 40bin kişi hatırlıyorum? 

-      -Devre arası dua eden arkadaşları tanıyor musun? Konuşmak istiyorum biriyle.
-      -Niye?
-      -Zor durumlarda beraberlik nasıl kurtarılır, bi duası var mıdır diye sorucam. 

     Bu maç bize iyi geldi, Kadıköy’de şeytanın bacağını kırdık. Şimdi buradan zafere yürümenin tam  zamanı!  Hasta la victoria siempre Comandante Hagi!

     ......

     Benim için maçın fotografı bu.
     Klasik Lugano çemkirmesinin gölgesinde Ayhan ve Dia'dan "kalk gidelim şekerim" kompozisyonu


     

29 Ekim 2010 Cuma

İştcell Kolay Paket

Kahramanlarımız bu kez bir Türk klasiği olan Peşin Satan - Veresiye Satan mizansenini canlandırıyor. Sarp uzun uzun Kolay Paket'i anlatıyor, Namık Abimiz kafasını duvarlara vuruyor. 


20 Ekim 2010 Çarşamba

SAHADA İŞİNİ YAPANLARA SAYGI, TRİBÜNDE CENTİLMENLİK

Memleketimizde bir türlü oluşamayan "tribün kültürünü" pek dert eden insanlar olarak, FairPlay için kolları sıvadık. 
Sahada işini yapanlara saygı, tribünde centilmenlik sloganıyla Tribün Dergi için bu filmi yaptık. Filmi bir günde çektik. 
Oyuncumuz Sefa kafasına yağan bozuk paraların altında üstün bir performans sergiledi, filmimizi Şencan Güleryüz seslendirdi. Projeye destek veren herkese teşekkürlerimle...



Reklamveren: Tribün Dergi
Reklam Yazarı: İlkay Yıldız
Sanat Yönetmeni: Atilla Karabay
Yönetmen: Mert Baykal
Prodüktör: Sevinç Metuçin Öktem, Berna Parlak, Eser Fırat
Prodüksiyon: Zihin Açıklığı 




Fairplay / Tribün Dergi from Atilla KARABAY on Vimeo.






14 Ekim 2010 Perşembe

gnçtrkcll "Gençken Yapılacak 100 Şey" Kampanya filmi

Gençken Yapılacak 100 Şey kampanyamızda 1 yılı doldurduk. 

TV filmleri ve internet sitesi dışında kampanya boyunca neler yaptık, gençlere nerelerde ulaştık,  kampanya süresince neler yazılıp çizildi ve en önemlisi nasıl geri dönüşler oldu gibi soruların cevapları bu filmde. Film, kampanyanın hangi kültürel içgörülerden beslendiğinden; fikri nasıl yaydığımıza kadar tüm süreci anlatıyor. 

"Sosyal ve kültürel içgörülerden türeyen iç içe hikayeler" olarak tanımlamayı sevdiğim kampanyamızın Kristal Elma, Leo Burnett 7 Plus, Felis, Digital Age gibi yarışmalardan ödül aldığını da ekleyeyim. 

not: evet filmi anlatan benim. evet tüm tasarımı Ati yaptı. evet tabii ki de son hali değil, her geçen gün yeni bilgiler/işler eklendi ve yeniden yapmaya üşendik :) 

8 Ekim 2010 Cuma

GALATASARAY DERGİSİ 94.SAYI

Bu ay Tribün Notları'nda Galatasaray-İBB maçı var. Dergide de şunlar: galatasaray.org
Okuma zorluğundan şikayet eden annemin ricası ve umumi istek üzerine bu ay yazıyı dergi sayfası olarak değil, metin olarak yayınlıyorum.













     26 EYLÜL GALATASARAY- İSTANBUL BŞB

- Alo, iyi günler, büyü yaptırmak istiyorum. Eeee şey için... Total futbol için. Evet futbol. Yok dalga geçmiyorum, bi dinlerseniz. Şimdi şöyle... Bizim takıma biraz şans lazım, şeytanın bacağını kıramadık. Yok yok birinin bacağını kırmak filan yok tam aksine sakatların iyileşmesi için... Ay anlatamadım. Hani bazen şey olur ya, elinizde her türlü imkan vardır, yetenek vardır, zeka vardır ama şans yoktur. Bizimki o hesap işte. Takıma acilen böyle bi coşku, bi cengiz cevallik, bi aksiyon, bi hiperaktivite gelmesi lazım. Bi kurşun döksek, ne biliyim iki büyü olur, bi muska olur, olmadı bi reiki filan ayarlayabilir misiniz? Hepsine birey birey. Siz 20-30 kişilik şey edin işte. Bi de... Grup indirimi yapıyo musunuz?


Ne güzel bir Eylül akşamı, aynı güzellikte bir Pazar. Sarı-kırmızı, mor, mercan, krem ve bilumum renklerde akıyoruz Ali Sami Yen’e. Havadan sudan ve hayattan sebeplerle herkeste pür neşe, bir neşe.

-       - Gençler, kimle oynuyo Gassaraaay bugün?
-       - Büyükşehir Belediye
-       - İyi, söyleyin de buraya kadar gelmişlerken bizim dükkanın önündeki çukuru kapatsınlar artık.
-       - Olur abi, devre arasında gelir hallederler. Herkes mi güldürükçü, esprici abi bu memlekette?

Yerimiz bu maçta da Kapalı Alt. Aile salonu tadında çoluk, çocuk, cümbür, cemaat yerleşiyoruz koltuklarımıza. Ön sıralarda babalarıyla gelmiş iki ufaklık derin bir futbol muhabbetinde.

-       - Yanlış hatırlıyosun, iki sezon önceki Beşiktaş maçında öyle bi pas vermişti Ayhan. Hatta dakika 79 filandı.
-       - Değil diyorum ya Kayseri maçıydı, geçen sene, ilk yarının sonlarıydı hatta. İki adamı geçip Arda’ya inceden bi pas vermişti, bak böyle ayağının içiyle.
-       - Kerem!
-       - Efendim baba?
-       - Mercidabık Savaşı?
-       - Nası?
-       - Anlat bakiiim Mercidabık Savaşı’nı, Abbasileri de anlat!
-       - Offf ya ne biliyim baba şimdi Mercidabık filan.
-       - İki sezon önceki maçı dakika dakika hatırlıyosun ama eşşek sıpası! 

     Herkes baba-oğulun diyaloğuna gülerken, yan tarafta oturan başka bir adam konuya müdahil oluyor, sakin sakin çekirdek yiyen oğlunu bir anda bozuk para gibi harcıyor; çekirdekler çocuğun boğazında çitliyor.

-       - Bu yeni nesil böyle beyfendi. Hey gidi hey! Fatih senin yaşında İstanbul’u aldı, sen hâlâ otur!
-       - Amcaaaa, Fatih kaç netle almış İstanbul’u?   

Mercidabık’ı bilemeyen çocuktan gelen bu kontra atakla muhabbet bariz bir golle ve gülüşmelerle sona eriyor.Takımımız sahada ısınırken, Kewell fark etmeden büyük bir hata yaparak Kapalı Alt’a biraz fazla yaklaşıyor. Tribündeki kadınlar Tarkan konserindeki liseli kızlar misali çığlık atmaya başlıyor; erkekler fotoğraf çekiyor, çocuklar el sallıyor. Kolektif çıldırmalardayız. Aynı anda on binlerce kişinin kendisine son derece aşık olduğunu bilen Harry, “hey allahım” der gibi gülümsüyor, o gülümsedikçe çığlıklar artıyor.

Son zamanların en iyi Ali Sami Yen atmosferinde maç başlıyor, biz daha maçın havasına girmeden Baros’un ilk golü geliyor. Çoluk çocuk ayaktayız, bu kez “Baros” diye bağırmalardayız. Anons Alpaslan Dikmen’in anısına onun adına yapılıyor ve tribündeki iki sarışın genç kızın kafaları bir anda karışıyor.

-       - Aaa Sineeem, Baros Türk olmuş!
-       - Nası beee?
-       - Alpaslan diyo anons.

    “Teletubbies”den fırlamış kızların gözleri Baros’a kilitlendiğinden, kendilerine ters ters bakan kitleyi fark etmiyorlar. Zaten ikinci golü de görmüyorlar zira bu kez kafayı Aydın’a takıyorlar.

-       - Aydın da hoş çocuk aslında.
-       - Diii mii? Ne burcu acaba?
-       - Kovadır bence.
-       - Kova’yla Yay iyi anlaşır. Senin yükselenin neydi?

Bir süredir kızlara “hasbinallah” çekerek bakan bir abi kendini daha fazla tutamıyor.

-       - Eşşektir eşşek. Senin yükselen burcun bildiğin eşşeek!

Kızların gözleri doluyor, ağlayacak gibi oluyorlar. “N’oluyo ya? N’aaptık kii?” bakışlarıyla etrafa bakarlarken utanmadan, alenen kıkırdıyoruz biz de, zira tribünde futbolla ilgisi olmayan kadın istemiyoruz.

Baros durmuyor, durulmuyor, öyle bir üçüncü gol atıyor ki operada “Carmen”i izler gibi sakin oturan Kapalı Alt bir anda ayağa fırlıyor. Baros’un müthiş golünü bir süre ayakta alkışlıyoruz ve “Baros hat-trick özel” tezahüratımızı başlatıyoruz.

-       - Ulaaan Baroooss, Ulaaan Barooos oley oley oleeeyy!

 İlk yarı biterken şampiyon gibiyiz, hani birazdan çıkıp kupayı alıcaz, o dereceyiz. Uzun zamandır ilk kez devre arasında keyifliyiz, kalp ağrısı yok, tırnakları yemek yok. İlk 45 dakikada maçı bitirdik, formalite ikinci yarıya son derece hazırız.

-       - Abi Miso çok iyi topçuymuş ya.
-       - Miso kim be?
-       - Misimoviç işte.
-       - Mahalleden arkadaşın mı oğlum? Miso’ymuş!
-       - Ya beyler ben de Inso’ya hasta oldum.
-       - Abi n’oluyo size ya? Ben Sabri’ye, Sabroş diyo muyum? Bu ne samimiyet?


-      - Takım toparlanmış, biz buradan yürürüz artık.
-       - Eveeett. Toparlandı sayemde.
-       - Oğlum senin adın Faruk, Frank diiil. Kafan fazla karışıyo bazen.
-       - Takım için bir şeyler yapmış olamaz mıyım abicim, niye aşağılıyosun hemen?
-       - Naaptın? En fazla gittin bi tane forma aldın. Bizimkiler de “Beyler, Faruk yeni forma almış, ona ayıp olmasın ilk yarıda 3 gol atalım” diye gaza mı geldiler mesela?
-       - Geç dalganı. Yaptım bir şeyler kendi çapımda hatta üçüncü boyutta, ulvi klasmanda, uhrevi manada.
-       - Abi bi git rica ederim.


-       - Alo, hayatım evet evet maçtayım. 3-0 öndeyiz. Baros hat-trick yaptı. Hüptirik diiil hat-trick. Niye hüptirik yapsın adam maçın ortasında? Hüptirik ne ayrıca? Hat-trick işte, üç golü de o attı yani. Niye hat-trick deniyo... Çünkü... Bir maçta 3 gol atana anca şapka çıkarılır da ondan. Bu yüzden olabilir, olmayabilir de emin değilim. Kapat telefonu Nalan, Harry oyuna giriyo.

3-0 önde götürdüğümüz maç 4-5 olsun diye beklerken ve son derece şımarmışken “nazar boncuğu” olarak nitelendirip hiçbir şekilde üzerimize alınmadığımız bir gol yiyoruz. Maç bitmiş de gençler kendi aralarında takılıyorlarmış gibi etrafı izliyoruz, hatta uykusu gelenler yavaş yavaş terk ediyor tribünleri.

-       - Eve gidince sorucam ben sana Abbasileri.
-       - Ya baba yok Abbasi filan, benim için Messi var. 
-       - Messi mi soruyolar sana okulda? Nası bu yaşa kadar geldin sen be? Karnen nerde hem senin?
-       - Ohooo... Baba ne karnesi ya? Karneyi aldık bitti, yeni dönem başladı.
-       - Hadi ya. Nasıldı karnen peki?
-       - Bi şanssızlık oldu, ön eleme turunu geçemedim, gruplara kalamadım ama ümit vaat ediyorum gibi düşün.
-       - Çaktın yani.
-       - Yani.

Uzun zamandır çook ihtiyacımız olan bir galibiyeti 45 dakikada almanın mutluğuyla çıkıyoruz stattan, bir ara arkalardan şöyle bir telefon konuşması duyuluyor:

-       - Alo iyi akşamlar. Hizmetinizden çok memnun kaldık, teşekkür ederiz. Çok işe yaradı, etkisini 45 dakikada gösterdi, hakikaten dedikleri kadar varmışsınız. Şey diyecektim, hazır ayağımız alışmışken... Kadıköy büyüsü yapabiliyo musunuz acaba?












7 Eylül 2010 Salı

GALATASARAY DERGİSİ 93.SAYI




Tribün Notları'nı bu ay yazlık mekanlarda tuttum. 
Marmaris ve Çeşme tribünlerinden muhabbeti renkli ama skor açısından keyifsiz iki maç var. Ayrıca dergide bu ay bol bol Harry Kewell var, kaçırmayın derim:)  galatasaray.org


27 Ağustos 2010 Cuma

DEPREM GEÇECEK, HAYAT DEVAM EDECEK.

Marmara Depremi'nin üzerinden 11 yıl geçti. 
Kim ne yaptı bugüne kadar bilmiyoruz, biz bunu yaptık.


DASK CASE FILM from Atilla KARABAY on Vimeo.

Hooopppaaaa!

Turkcell Dünya Basketbol Şampiyonası Sponsorluk Filmi 



Turkcell- 2010 Dunya Basketbol Sampiyonasi from Atilla KARABAY on Vimeo.

6 Ağustos 2010 Cuma

GALATASARAY DERGİSİ 92.SAYI

92. sayı Tribün Notları'nda hasret dolu bir günlükten serbest bilinç akışı notlar var. 
Peki dergide neler var? Buyrun buradan tıklayın: galatasaray org

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Mobil Hayat, oh ne rahat!

Turkcell 3G'nin 1. yıl filmi.

Filmin şarkısı var, korsan var, dansöz var, yeniçeri var, yarış atı var hatta Obama bile var.

Daha ne olsun? :)

Filmi izlemek için buyrun buradan tıklayın:  3G film

25 Haziran 2010 Cuma

gençken yapılacak 100 sey madde 66

bu kez gnçtrkcll'li gencimiz maymunlar cehenneminde
madde 66: tüm canlıların iletişim hakkına saygı göster

filmimiz için şuradan buyrun: gnctrkcll madde 66


14 Haziran 2010 Pazartesi

gnçtrkcll sunar: Büyük Kapışma

gnçtrkcll "Gençken Yapılacak 100 Şey" kampanyamız bitti. 


En eğlenceli videoyu çekip gönderen bir gnçtrkcll'li Mini Cooper kazandı, keyfine baktı. 


Ve fakat gnçtrkcll'lilerin yarışma tutkusu bitmedi. 


Şimdi ikinci tura başlıyoruz.


Çok yakında...


Kampanyanın duyuru filmi için: buyuk kapisma


Kampanyanın detayları için: gnctrkcll



7 Haziran 2010 Pazartesi

GALATASARAY DERGİSİ 91.SAYI

Tribün Notları, Galatasaray Dergisi'nde 1.yılını doldurdu. 

Bugünü doğumgünü ilan etmek isterdim ama bir ay bekleyeyim de Aslan burcu olsun bari :) 

Sezonun son yazısında Ali Sami Yen tribünlerinden bir "best of" yaptım. 

Ağustos'ta UEFA Avrupa Ligi eleme maçları ve lig başlayana kadar bana müsaade.

Hazır dükkan benimken çok sık sorulan bir iki soruya cevap vereyim

1. Evet. Tribün Notları'na özel blog olacak, ajansta işler bir durulsun ilk fırsatta. Ve evet canı isteyen kendi tribün hikayesini gönderir, onları da yayınlarız. Ve yine evet Dünya Kupası'na gidemeyen ülkenin kafe/iş yeri/ ev tribünlerinden hikayeler yazmayı planlıyorum, çekimler bi bitsin, ilk fırsatta :) 

2. Hayır. Sahada oynanan futbolu oturup konuşacak ne bir birikimim ne de hevesim var. Ben tribündeki hikayelerin peşindeyim. Futbolu iyi bilen, çok da keyifli yazan; ciddi yetenekli ve donanımlı arkadaşlar var, "bi göz atın" kısmında bazıları var, bence direkt oraya bi göz atın:) 

3. Kısmet. Zaten bu aralar Dünya Basketbol Şampiyonası için harıl harıl çalışıyorum, niye olmasın. 
Bir iki maça gidip basketbol tribünlerini de yazabilirim sanırım. 

4. Elbette. Sayfanın tasarımını yeni sezonda değiştirmeyi düşünüyorum ama ben bilmem Ati bilir:) 

1 yıldır Tribün Notları'nı okuyan, dergiye ve bizzat bana mail atan, bloga yorum yazan, Galatasaray Sözlük'te, Ekşi Sözlük'te fikirlerini paylaşan ve katkıda bulunan herkese teşekkürlerimle...








DEPREM GEÇECEK, HAYAT DEVAM EDECEK.

Zorunlu Deprem Sigortası ayda ortalama 11 Lira.

Yani neredeyse McDonald's'ta bir menü parası.

Genel kanı olası bir depremde "nasılsa ölürüz ya ne sigortası" olduğu için yeni bir kampanya yaptık.

Yapılan araştırmalara göre olası bir depremde hayatta kalma oranı tahminlerimizin çok üstünde ama evsiz kalma oranı da düşündüğümüzden daha fazla.

Reklam filmimiz için: 

Zorunlu Depres Sigortası ile ilgili ayrıntılı bilgi için