29 Kasım 2010 Pazartesi

TURKCELL'le HAYAT DAHA FAZLA HAYAT

Bir süredir ömrümüzden ömür götüren film nihayet bugün yayına girdi. Çekimlerini İstanbul ve Mardin'de 6 günde tamamladık, sürece bir de post prodüksiyonu eklersek nereden baksanız 1-1,5 aydır bu işle yatıp kalkıyoruz. Filmin müziğini Atakan Ilgazdağ besteledi, Kenan Doğulu seslendirdi. Pek yakında şarkıyı farklı seslerden de duyabiliriz, sürpriz olsun :)



Şimdi Turkcell'le Hayat, Daha Fazla Hayat... from Atilla KARABAY on Vimeo.

5 Kasım 2010 Cuma

GALATASARAY DERGİSİ 95.SAYI

Tribün Notları'nda bu ay, Frank Rijkaard'a veda; Hagi'ye buruk bir hoş geldin var. Ankaragücü ve Fenerbahçe derbisinden notlarla birlikte... Aa bu arada dergimiz bu ay Sabri Sarıoğlu posteri hediyeli. Ciddiyim. 
Sabri demişken... Harry Kewell'ı özlemediniz mi siz de? :) 





TRİBÜN NOTLARI

Tarih, sadece zaferleri yazar.

Tarih acımasızdır, sadece birincileri hatırlar.

Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi, zamanında neler yaptığınızı umursamaz.

Yapabileceklerinizi, yapmak istediklerinizi, hedeflerinizi beklemez.

Çabalarınızı, emeklerinizi, geçtiğiniz zorlu yolları düşünmez.

Tarih için son yaptığınız iş kadar iyisinizdir.

Galatasaray tarihinden bir Frank Rijkaard geçti.

Gelişine sevindiğimiz gün dün gibi ancak tarih öyle zalim ki gittiği gün kaldı hafızalarda.

Dünya futbolundaki saygın yeriyle, beyfendiliğiyle, kalitesiyle, sıkı sıkıya inandığı ve vazgeçmediği sistemiyle, kattığı değerlerle unutulmayacak bir iz bıraktı arkasında.

Belki kupalar kaldıramadık birlikte, zaferden zafere koşamadık.

Ama sadece zaferleri yazan tarihe inat, varlığı en büyük başarıydı.

Teşekkürler Frank Rijkaard.

Tarih unutsa bile, bu taraftar seni asla unutmayacak.


17 EKİM GALATASARAY – ANKARAGÜCÜ

Saat 19.00, Pazar, Ali Sami Yen, bi sürü taraftar, şen kahkahalar, umutlu konuşmalar, sarı-kırmızı, biz biraz Mercan, bazıları parçalı, Arda Turan oley!, küfür kıyamet Erman Toroğlu, büyük taraftar Fatma Nine, hakem hatası-muhtemelen hipermetrop-dakika üç, erken gol, saldır Galatasaray!, haydi bastır Galatasaray, tam zamanı şimdi, bi gol hadi, iyi paslar, kötü son vuruşlar, dakika 45, neyse ikinci yarı bari, dakika 50, bu da nerden çıktı şimdi, oldu mu sana iki!, Baros köşeye gönderdi, şimdi skor 1-2, valla geliyor 2-2, yok bildiğin 3 geldi!, Ufuk kırmızı kartla soyunma odasına, Rijkaard istifa! Yönetim istifa! Hakem istifa! Top toplayıcı çocuklar da istifa! Baros vur bi daha, 2-3 oldu, bi gol daha beraberliğe razı bütün dünya, geliyor geliyor derken son dakika, 5 olmadan çıkmalı dışarıya, Ankaragücüme gidiyor bu takım, Harry sakat olmasaydı keşke, haftaya Kadıköy’de biteriz bu gidişle, lig bitsin mümkünse, çıkıp biz mi oynasak ne, bir şey yapın bitsin bu işkence, yer sarı, gök kırmızı, 25bin adet hüzün, bolca hayalkırıklığı, bu 4 gol hiç yakışmadı. O değil de... Fatma Nine’ye çok ayıp oldu.



24 EKİM FENERBAHÇE - GALATASARAY

Bir insanın hayatında her sene en az 15 zor günü varsa benim iki zor günüm fikstürde işaretli: Fenerbahçe derbileri. İş yerinde patron, ailede babam, sağdan soldan Fenerli arkadaş, kuzen ve bi takım tanıdıklar, kötü hatıralar, dinmeyen acılar...

Takımın hali ortada, Frank gitti gidiyor eli kulağında, çok sıkıcı bir Salı günü, derbiye günler kala, takside telefonla konuşurken rengimi belli etme gafletine düşüyorum. 

- Gitmem Kadıköy’e filan! Ben sadece Moda’ya giderim. Hem ne işimiz var? Oturur evde izleriz ya da totem yaparız izlemeyiz.

Taksici Kadıköy dediğimi duyar duymaz, beni dikiz aynasından dikiz, suratındaki ciddi ifadeden eser yok, niyeyse pek samimiyiz:

-        -Gitme ablaaa gitmeee, 6-0’ı arayacaksınız
-        -Dur inicem burda.
-        -Şişli’ye diyodun abla.
-        -Yok Şişli filan, dur dedim. Al bunu da. Üstü kalsın, Kadıköy’e vapur jetonu alırsın!

    Kapıyı çarparak iniyorum ve fakat gayet yersiz bir yerde artistlik çektiğimi fark ediyorum. Yeni bir taksi bulana kadar gururum ve ben tabana kuvvet yürüyoruz. Yürürken eş zamanlı söylendiğim için aldığım ani bir kararla, maçı izlemeye karar veriyorum.

Ölmüşüz, bitmişiz; hatta ağlayanımız da var bol miktarda. Günlerce prensipte anlaşılmayan teknik direktör kalmıyor ülkede, saat başı yeni bir gelişme yaşanıyor. Biz sabırsızlık ve acı içinde kıvranırken Fenerli dostlarımız “deja vu” şarkıları söylemeye başlıyor.

Medya veriyor gazı, biz de bir güzel alıyoruz. Maçtan önceki bir hafta, maçtan sonraki üç gün 90 dakikadan daha zor geçiyor.  21 Ekim Perşembe günü öğreniyoruz ki Hagi geçiyormuş takımın başına. Tugay da yanında! Rijkaard’ın acısı hala tazeyken, aklıma Hagi’nin veda maçında 90 dakika “i love you Hagi!” diye bağırdığımz geliyor. Hagi’nin adını duyan Fenerli şakacı arkadaşlar susuyor. Maç gününe kadar göz göze bile gelmiyoruz. Söz konusu Hagi olunca, herkes rütbesini biliyor.

İlk yarısı bütün Kadıköy’ün yüreği ağzına geliyor, Pino vuruyor, Neill vuruyor, o top bir türlü gol olmuyor. “N’oluyor ya? Biz sizi böyle bilmezdik!” nidaları yükselirken Saraçoğlu’ndan, devre arası bilinen tüm dualar okunuyor.

Galatasaray oynuyor, memleket izliyor. Bir de gol atsak tam süper olacak. Olmuyor, atamıyoruz. Maç bizim hakkımız, bunu karşı yaka bile biliyor. Yıllardır puan alamadığımız Kadıköy’den razı olduğumuz 1 puan, aslan gibi mücadele eden bir takım ve gerçek Galatasaray ruhuyla “kazanmış” olarak dönüyoruz. Deja vu tişörtleri elde patlıyor ve o gün Kadıköy yeni bir kelime öğreniyor: “jamais vu”

-Amma sevindiniz ya gören de 5-0 yendiniz sayılır.
-      -Şampiyon olduk sanmadık ya abi ona bak sen!

-      -Beraberliğe bu kadar sevinmeniz çok fena gerçekten.
-      -Alla alla? Ben geçen sezon 2-2’ye sevinen 40bin kişi hatırlıyorum? 

-      -Devre arası dua eden arkadaşları tanıyor musun? Konuşmak istiyorum biriyle.
-      -Niye?
-      -Zor durumlarda beraberlik nasıl kurtarılır, bi duası var mıdır diye sorucam. 

     Bu maç bize iyi geldi, Kadıköy’de şeytanın bacağını kırdık. Şimdi buradan zafere yürümenin tam  zamanı!  Hasta la victoria siempre Comandante Hagi!

     ......

     Benim için maçın fotografı bu.
     Klasik Lugano çemkirmesinin gölgesinde Ayhan ve Dia'dan "kalk gidelim şekerim" kompozisyonu