13 Aralık 2010 Pazartesi

Bireysel Silahlanmaya Hayır!

Yıl 2005. Emek (Kalfa) de ben de Leo Burnett'te jr olarak çalışıyoruz. Reklam Yaratıcıları Derneği'nin Beyin Fırtınası Yarışması'na katılıyoruz.Briefimiz Umut Vakfı'ndan geliyor, konumuz elbette Bireysel Silahlanma. Yarışmayı alttaki filmin de dahil olduğu bir kampanya ile kazanıyoruz. Ancak film, RTÜK tarafından gençlerin zihinsel, ruhsal ve başkaşeysel gelişimini engellediği gerekçesiyle önce yayından kaldırılıyor; itiraz dilekçelerimizden ve aylarca bekledikten sonra "00.00'dan sonra paşa gönlü isteyen yayınlayabilir" kararı çıkıyor. Ve fakat öyle bir kanal çıkmıyor. 

Bugün aklıma bu işimiz geldi. Biz toplumu bilinçlendiren bir kampanya yaptık sanıyorduk; aynı anda reklam kuşağına girmeyi bir türlü başaramadığımız Kurtlar Vadisi'nde bölüm başına en az 10 kişi ölüyordu. 

Bugünlerde yine sapıkça silahlanıyoruz ya, neredeyse silahı olmayana kız vermiyorlar ya...
Hatta yumurta bile silah oldu ya... Zaten her şeye yasak/sansür de konuyor ya... Hah işte biz "silahlanmayın ağalar beyler" diyorduk o da gayet yasak, haberiniz olsun.


Beyin Fırtınası 2005 Birincilik Ödülü
Yönetmen: Özer Feyzioğlu

8 Aralık 2010 Çarşamba

Turkcell'le Mardin Notları

Turkcell'in yeni imaj kampanyasının film çekimi için Mardin'e gittik, gördük, bayıldık, döndük.
Turkcell'den arkadaşlar (evet evet müşteriler:) rica etti, ben de çekimin hikayesiyle karışık Mardin Notları yazdım.Normalde yazacağım Mardin Notları'nın yarısı bile değildi, ona rağmen Turkcell resmi blogunda sansüre uğramış.Ne diyelim, aklım pek ermese de büyük markanın kaygıları da büyük oluyor herhalde. Yazı benden, fotograflar Yaşar Akbaş'tan. mardin notları






2 Aralık 2010 Perşembe

GALATASARAY DERGİSİ 96.SAYI

Bu ay Tribün Notları'na maç yazmadım. Bir taraftar olarak hayalkırıklıklarımdan ve bir yazar olarak "takım bu haldeyken ne yazayım ben?" kıvranmalarımdan bahsettim. Allahtan dergide konu bol, herkes okuyacak bir şey bulur:)

TRİBÜN NOTLARI
Sevgili Galatasaraylılar, (kendimi klüp başkanı gibi hissettim böyle bir giriş yapınca) 


Renkdaşlarım! (bu da büyük bir taraftar grubunun çok önemli bir şahsiyetiymişim gibi oldu)

Büyük camianın büyük taraftarı (birazdan tatsız bir haber verecek klüp yöneticisi miyim ben ya?)

Değerli dostlar, (ve hatta Romalılar! Hah, bravo!)

Arkadaşlar, (“lütfen inenlere öncelik verelim” demeyeceksem bu hiç olmaz)

Sevgili okuyucularım, (egoya bak, “70 milyon bizi izliyor” der gibi)

Düzgün bir giriş yapayım diye biraz daha uğraşırsam “Ayağa ayağa Numaralı ayağa!” tezahüratına kadar gider bu.Madem düzgün giriş yapamadım hemen konuya gireyim. Bu ay biraz küresel ısınmanın etkilerinden, gayri safi milli hasıladan, gayri ciddi politika ortamından, özenle uyduracağım gayri resmi istatistiklerden, nümbüs, kümülüs ve sirüs bulutlarından, 16.yüzyıl İngiliz şiirinden, present simple tense’den, expresyonist akımdan, Ege yöresi halk oyunlarından, Amerika’nın son 10 yıldaki orta doğu projelerinden, son okuduğum kitaptan, daha az önce aldığım leziz bir jazz albümünden, 4 yaşındaki yeğenim Eylül’ün afacanlıklarından, yersiz yılbaşı indirimlerinden, son moda saç kesimlerinden, çocukluk anılarımdan, serbest izdüşüm kuramından (evet böyle bir şey yok) havadan, sudan ve hayattan bahsetmek istiyorum. 

Şu satıra kadarki ruh halimden anlaşılacağı üzere bu ay hiçbir maçı yazmak gelmiyor içimden. Maçlara gitmediğimden değil, gittim, gidiyorum, hala inatla oturuyorum koltuğumda. 90 dakika bitiyor, tüm terbiyemle öfkeli abilerin çıkmasını bir köşede sükunetle bekliyor, hemen arkasından köfte dumanına boğularak “hükmen mağlup” ruh halimi de alıp evin yolunu tutuyorum. Aklımda tek kalan devre arası her köşede ayrı ve her seferinde yanlış hesaplanan “puan farkı” oluyor. Bir süredir tribünde neşeli sohbetler yok; öfke var, üzüntü var, isyan var, inat var, tepki var. Suratlar beş karış, moraller eksi binbeşyüz. Ali Sami Yen vedasına 3 kala hayaller paramparça. 

Bir kez daha anlamış bulunuyorum ki; takım iyiyken, her şey süperken, maç başına üçer beşer goller atıyorken, alem buysa kral bizken, tribünler tıklım tıklımken, eski açık “sarı” derken, “pınar başı burma burma”yken, yazmak kolay. Hele konuşmak daha kolay. İşler uzun zamandır yolunda gitmiyorken ve geleceğe dair pek de umut beslenemiyorken destek vermek, ne olursa olsun takımının yanında durabilmek de hayli zor. Spor bloglarına, taraftar forumlarına ve Galatasaray Sözlük’e bakıyorum da... Kim ne yazarsa yazsın, ne kadar sinirli ya da çok bilmiş cümle havada uçursa uçuşsun gerçek şu ki; herkesin kalbi kırık. Herkesin kalp kırıklığıyla baş etme yöntemi de ayrı haliyle. Ben dönüp geçmişe bakıyorum ara ara. Kim olduğumuzu hatırlamak iyi geliyor. 



Yıl 1998. Mevsimlerden çok kara kış, aylardan Aralık.
Hatta tam tarih vermek gerekirse 2 Aralık Çarşamba saat 14.00 Politik olarak zor bir dönem, İtalyanlarla aramız son derece limoni, Zidane pek kaprisli. Yersiz gerginlikler yüzünden bir hafta ertelenmiş ve saatler sonra başlayacak Galatasaray-Juventus maçı için erkenden Eski Açık’ta yerimizi almışız. Cebimde discman, sırtımda okul çantam; Esin’in koltuğunun altında gazeteler, bulmacalar. Kapılar 12’de açılmış, maça saatler var, açık tribünler neredeyse dolu. Hava nasıl ayaz, ne bulduysak üst üste giymişiz. E kolay değil parmaklarımız hissizleşene kadar oturulacak orada. 

O gün tam 7 saat 45 dakika, o buz gibi havada hiç sıkılmadan, nazlanmadan oturduk statta. Şimdi düşünüyorum da bugün 7 saat 45 dakika birini ya da bir şeyi bu derece seve seve bekler miyim? Siz bekler misiniz? (uçak/otobüs rötarı sayılmaz)

Herkesin Galatasaray’ı başka. Yaşça benden büyük olanlarda ne deplasman anıları, ne tribün hikayeleri vardır; ya da hiç Ali Sami Yen’i görmemiş mesela Kars’ın bir köyünde yaşayan birinde nasıl bir uzaktan sevda vardır.

Benim için Galatasaray, bir Aralık günü statta zatürre olma riskini hiçe saydıran, meşale dumanından zehirlenme pahasına garip bir zevk aldıran, galip geldiğimiz bir maçın ertesi günü Londra’da kimin Türk olduğunu bakışlarından anlamamı sağlayan, maç saatine denk gelen tüm aktiviteleri iptal ettiren gerekirse uçak saatini değiştirten, yenildiğimiz günün ertesi tüm gazetelere küstüren, okula/işe gitmemek için bahane arattıran, Büyük Galatasaraylı rahmetli dedemle-heyecandan bir eli kalbinin üzerinde-derbi seyrettiren, UEFA Kupası’nı aldığımız akşam babamla telefonda karşılıklı sevinç çığlıkları attıran, arkadaşlarımla (sms’le bile!) acayip totemler yaptıran ve işe yaracağına inandıran, Manchester maçından sonra sevinçten, Hamburg maçından sonra kahırdan hüngür hüngür ağlatan ve bir Cumartesi sabahı anneme “ya ben bu ay ne yazacağım?” diye sorduran bir tutku. 

Sizin Galatasaray’ınız neyse, ona sarılın bu aralar. Aradığımız umut belki oradan çıkar. Zira yaramıza umuttan ve inançtan başka deva yok. Bugünlerde destek olmak belki zor ama umut etmek bedava. 

Hem ne demiş Cemal Süreya: “Fenerbahçeli bağıra bağıra çoğalır; Beşiktaşlı çığlıklarla tükenir. Galatasaraylı’nınsa ağzında, yerine göre alaycı, yerine göre çocuksu bir gülümseme vardır. O gülümseme alt dudağın bir yanını aşağı çeker. Galatasaraylı o sırada aynaya bakmaktadır: Cici Necdet mi, Sezar Borjiya mı?”

Bu aralar yüzümüzü geleceğe dönmeyi pek başaramıyoruz ya, ara sıra dönüp bir geçmişe bakalım. Belki geçmişten güç alır, kim olduğumuzu hatırlar, önümüzü görürüz. Merak etmeyin, biz tribünleri doldururuz yine, inanırız seve seve. Hadi siz de “sizi sevenleri daha fazla üzmeyin” 

....

Adeus e boa sorte Elano!

MOODTRACK @ RESET! MAGAZINE

Bu ay itibariyle Türkiye'nin ilk online alternatif kültür dergisi Reset! için Moodtrack diye bir köşe yazmaya başladım. Köşemin adı Moodtrack. Yaptığım da; şarkıların hikayelerini, hikayelerin şarkılarını bazen de o şarkının sözlerine taban tabana zıt ruh hallerinden bahsedip yeni albümleri, yeni şarkıları keşfetmek.

Bu sayının albümü "Write About Love" (Belle&Sebastian) işte burada: moodtrack
Dükkan kazansın hesabı :) Artık haftada ortalama 3 albüm almamın daha ulvi nedenleri var:)




Bu fotoyu Berlin'de çektim. Kendisi artık Moodtrack'in gayrı resmi logosu :)