3 Ocak 2011 Pazartesi

GALATASARAY DERGİSİ 97.SAYI

Ligin ilk yarısı bitti hamdolsun. Umutlarımız ikinci yarıya. Türkiye Kupası'na. Bu sayıda Ali Sami Yen'i yazdım, 11.01.11'deki son maçımız da Ali Sami Yen'den yazdığım son Tribün Notları olacak. Derginin özel Ali Sami Yen ekini kaçırmayın derim. Ayrıca bu sayıda şunlar da var: gs.org

TRİBÜN NOTLARI iftiharla takdim eder: 
ALİ SAMİ BEY 


Ali Sami Bey çakı gibi adamdı.

Boynuna zarifçe dolanmış sarı-kırmızı kaşkoluyla her daim şıktı. Çok şey gördü, geçirdi; yaşlandı ama eskimedi. O’nu seven herkesle aynı yaştaydı.

Ali Sami Bey çok misafirperverdi.
Geleni gideni eksik olmazdı. Her gelene kapısını açar, herkesi layığıyla ağırlar, bir de güzel uğurlardı. Kimi zaman nümayiş çıkardı kapılarda. İçeri girmek isteyenler sabırsızlanır, bazen de zorlanırdı. Ali Sami Bey’in misafirperverliği, O’na olan tutkuya dar gelirdi. Ama O kimseyi geri çevirmezdi, zaten Ali Sami Bey yalnızlığı hiç sevmezdi.



Ali Sami Bey neşeli adamdı.
Şarkılar türküler söylenirdi kol kola, dinlemeye bayılırdı.
Hatta çoğu zaman şarkılar kapının önünde başlardı, hele o gün güzel bir günse saatlerce devam ederdi. Ali Sami Bey gözleri kapalı dinlerdi, İstanbul inlerdi. Ali Sami Bey musikişinas adamdı.

Ali Sami Bey kazanmak için doğmuştu.
En büyük zaferlerin ev sahibi, şanlı bir tarihin en büyük şahidiydi. Zarafetle kaybettiği de oldu kimi zaman, haksız mağlubiyetlere boyun eğdiği de, rakibinin bileğini bükemediği de. Ama kazanmak O’nun kaderinde vardı, her kaybettiğinde mutlaka kazanacak başka bir şey bulurdu kendine. Ali Sami Bey, çok kalender adamdı.

Hoşgörülüydü Ali Sami Bey.
Kavgalar çıkar bazen de küfürler uçuşurdu havada.
Bazen kaybeden hırsını O’ndan alırdı. Koltuklar kırılır, bazen de dört bir yanı yanardı. Canı acırdı ama sessizce olan biteni izlerdi, kaldı ki elinden pek de bir şey gelmezdi; “canları sağ olsun” derdi. Ali Sami Bey, çok alicenap adamdı.

Ali Sami Bey sabretmesini de bilirdi.Bir keresinde tam 14 sene beklemişti.Şansa isyan edenlere abilik, kadere üzülenlere babalık yapmıştı. Millet kızar, küserdi de dönüp yine Ali Sami Bey’in kapısına gelirdi. Beklemenin değerini kitlelere O öğretti. Ali Sami Bey sabırlı adamdı.

Abartıyı sevmezdi Ali Sami Bey.
İddialı olmadığından değil, burnu büyüklüğe gelemezdi. Temsil ettiği değerin ne denli büyük, ne denli kutsal olduğunu bilirdi; tevazusu bundandı. Kimseyi hor görmez, hiçbir rakibini küçümsemezdi. Ali Sami Bey, çok kadirşinas adamdı.

Ali Sami Bey saygılıydı.
Dostuna da, rakibine de. Çevresine de, ailesine de.
Küçüğe de büyüğe de. Kimseyi ayırmaz, kayırmazdı.
Ali Sami Bey, adil adamdı.



Ali Sami Bey, Mecidiyeköy’ün tam ortasında taştan tuğladan, dışarıdan bakıldığında son derece sıradan bir stattı.  Adını gerçek bir beyefendi Ali Sami Yen’den; namını Galatasaraylılar’dan ve rakiplerinden almıştı. O’nu etrafındaki diğer taş yığınlarından ayıran ruhuydu, öyle olmasa kimse durduk yere oraya “mabet” demezdi.

Kim bilir kaç milyon sarı-kırmızı yürek aktı oraya yıllar boyunca. Kim bilir kaç çocuk abisinin, babasının, dedesinin elinden tutup maçlara geldi. Kim bilir kaç dostluk başladı o tribünlerde. Kim bilir? Elbette bir tek Ali Sami Bey bilir.

Ne büyük takımlar geldi geçti oradan yıllar boyunca, her biri ayrı bir iz bıraktı; o günü unutsalar bile Ali Sami Bey’in adını unutmadılar. O’nu birçoğu “the hell” olarak tanırdı, Ali Sami Bey bir mahçup gülümserdi. Orası dosta cennet, rakibe cehennemdi.

Kimler basmadı ki O’nun çimlerine.
Dünya yıldızları geldi geçti gözlerinin önünden. Rakip de olsa hayranlıkla izlendiler, gururla misafir edildiler. Kimi ayakta alkışlandı kimi zafer nidaları arasında oradan boynu bükük ayrıldı.

Kimler büyümedi ki ellerinde.
Sahada Metinler, Turgaylar, Prekaziler, Simoviçler, Tanjular, Savaşlar, Arifler, Hakanlar, Bülentler, Hasanlar, Tugaylar, Hagiler, Ardalar; tribünde Ahmetler, Mehmetler, Ayşeler, Elifler. Ali Sami Bey çok babacan adamdı, herkesin elinden tutardı.

Ali Sami Bey, geceleri sessizliğe gömüldüğünde, çevreden gelip geçenler-eğer bir an durup kulak verirlerse- içeriden sesler duyardı; Hagi’nin fişek gibi şutlarını, Hakan’ın Milan’a attığı golden sonraki çığlığını, Taffarel’in eldivenlerine çarpan topun sesini, “re re re ra ra ra Galatasaray Galatasaray Cimbom bom!” diye bağıran milyonları, Barcelona maçının bitiş düdüğünü, Denizli’den gelecek haberi bekleyen onbinlerin 16 dakika boyunca hızla atan kalp vuruşlarını, Kaptan Bülent’in “haydi beyler!”ini, Fatih Terim’in soyunma odasından gelen sesini...

Ali Sami Bey, gideni hiç sevmezdi. Zaten kimse O’nu bırakmak istemezdi. Ne zaman “Elveda Sami Yen, bir gün geri geleceğiz yeniden” dizelerini duysa, gözleri dolardı. Zira, bir gün herkesin geri geleceğini bilirdi.

Bu kez Ali Sami Bey kalıyor; biz gidiyoruz.
Zaferlerimizi, anılarımızı, çocukluğumuzu, dostlarımızı, rakiplerimizi, sarımızı, kırmızımızı yanımıza alarak veda ediyoruz İstanbul’un en asil beyfendisine.

Biliyoruz ki yarın öbür gün bir taş yığını dikecekler O’nun yerine. Ve sanacaklar ki, Ali Sami Yen tarih olacak; geriye kalan ne varsa toza dumana karışacak. Ama ruh dediğin dozerle yıkılmaz; daha biz varmadan Seyrantepe’ye, Ali Sami Bey orada olacak. Eski açık “sarı” diyecek, rakiplere yine “çıkış” olmayacak, yine şarkılar söylenecek, yepyeni zaferler kazanılacak ve tarih yine baştan yazılacak. Orası Yeni Sami Yen olacak, Ali Sami Bey’in gözü arkada kalmayacak.

Ali Sami Bey, ayrılıkları sevmezdi.
Ama iyi bilirdi; ayrılık da sevdaya dahildi.


Fotoğraflar: Tribün Dergi arşivi

3 yorum:

  1. Bir fenerbahçelinin bile gözlerini dolduran çok güzel bir yazı olmuş ellerinize sağlık. Ezeli rakipten Ali Sami Bey'e saygılar. İyi ki varsınız!

    YanıtlaSil
  2. DENİZLİ 'LİDEN FENERLİ14 Ocak 2011 15:54

    Böyle bir yazarımız olmadı, işte ben bunu kıskanıyorum.Ne kadar güzel anlatmışsın ellerine
    sağlık....

    YanıtlaSil
  3. SoNSuZa DéK SéN'NLéY!Z GaLaTaSaRaY...

    YanıtlaSil