9 Ocak 2011 Pazar

MOODTRACK presents "best of" hatta "most of" 2010

Reset!Magazine'de bu ay 2010 özel sayısı var. Reset yazarlarından yılın en iyileri listelerine ve okuyucu anketlerinin sonuçlarına göz atın derim. MoodTrack'te bu ay ben de yılın seçme albümlerini yazdım MoodTrack tarzında :)

Her şarkı ortalama 2 dakika 45 saniyelik bir hikayedir. Hatta bazıları sonunu asla tahmin edemeyeceğiniz uzun bir romandır. Şarkının anlattığı hikaye ne olursa olsun, onu dinleyen de kendi hikayesini yazar. Her şarkıyı bize çağrıştırdığı anla, insanla ya da bir yerle hatırlamamız bundandır. Zira kulak duyar, kalp dinler. Şarkılar hayatımıza eşlik eder; biz ağlarken fonda çalar bazen, duymasak da en neşeli anlarda kulaklarımızda çınlar, yıllar sonra karşılaştığımız birini gördüğümüzde kalbimizde çarpar. İşte Moodtrack şarkılara ve albümlere bu hislerle yaklaşıyor. Hangi şarkıyı ne zaman dinleyebileceğiniz, bir albümün hikayesine kendi hikayenizi nasıl ekleyebileceğinize dair nacizane önerilerde bulunuyor.



Hiçbirinci Viyana Kuşatması
1 Ocak 2011. Sabah 11 suları. Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde. Haliyle. Viyana’da karlı bir yeni yıl sabahı, hızlı adımlarla Musikverein’e* yürüyorum. Ara sıra sendeliyorum zira Viyana’nın yolları taştan, yerleri kaygan. Bütün şehir bol köpüklü bir latte sanki. Küçük bir kafenin küçük fırınından yeni çıkmış sacher** kokusuna kahve kokusu karışıyor, insanın başı lezziz dönüyor. Viyana Flarmoni Orkestrası’nın “Yeni Yıla Merhaba Konseri” ya da orijinal adıya “Neujahrskonzert”e gidiyorum. Zaten ben bu anı 16 yıldır bekliyorum. Kraliyet ailesinden değilseniz ya da diplomatik, ekonomik, kültürel ya da şaibeli bir torpiliniz yoksa bu konsere öyle elinizi kolunuzu sallayarak, iki tıkla bir bilet alarak gidemiyorsunuz. Çekilişe katılmak şart. O çekilişi kazanmak ise çok milyonda bir ihtimal. 16 yıl üst üste hiçbir çekilişte kazanamış, hezimetinin 17. gurur yılında hem de en şahane yerden konseri izleme şerefine nail olmuşum, sanırsın Strauss’un ikinci nesilden torunuyum. Konser salonu tıklım tıklım, iki dirhem bir çekirdek hanımlar, iki oda bir salon beyler. Yerime geçip oturuyorum, en süper locadayım; hemen yanımda Japon prensi, Danimarka dükü, İspanya kontesi falan var; ben ülkemizi İstanbul viyadüğü olarak temsil ediyorum. Orkestra salondaki yerini alınca büyük bir alkış kopuyor, kalbim küt küt atıyor; ilk kez tv başında değil, canlı izlemek üzereyim konseri. Tam bu sırada salonda tiz bir çocuk sesi yankılanıyor “anaaneee ananeeee. Kapıyı aç ananeeeee!” Mevzu bahis annane kapıyı açsa da çocuk sussa konser artık başlasa diye bekliyorum ama nafile. Hala salon “ananeee ananeee” diye inliyor. Sinirleniyorum, koltuğumdan kalkıyorum şıp diye uyanıyorum. Evdeyim.Yeni yılın ilk rüyasından zalimce uyandırılıyorum. Camı açıp azarlıyorum çocuğu “zile bassana yahu”; cevap gecikmiyor “boyum yetişmiyoooo!” Durumu olgunlukla ve hükmen mağlup karşılayarak oturma odasındaki locamda 17.kez iç geçirerek izliyorum yeni yılın ilk konserini. Müzik zevkiniz her ne olursa olsun, eski yılı uğurlayan Berlin Flarmoni ve yeni yılı karşılayan Viyana Flarmoni konserleri eşsiz birer lezzettir; gelenektir. 2010’da izlediğiniz güzel konserlerin tadı damağınızda ve yeni yılda gideceğiniz konserlerinin sabırsızlığı arasında vakit bulup izlemenizi öneririm. Yalnız ilk çekilişte Viyana’ya bilet kazanırsanız, faşist kaderime küserim; kazananı üzerim. Haberiniz olsun.

MoodTrack İFTİHARLA TAKDİM EDER:
GİDEN BİR YIL OLSUN, SİZE YIL MI YOK!

enkotuyilimizboyleolsun.mp3

Gayet sıradan bir yıl, küçük sürprizler dışında yeni pek bir şey yok. Yine aynı arkadaş grubuyla tatillere gidildi, gece gezmeleri yapıldı, iş yerinde klasik dedikodular, hep bilindik hikayeler; ev sahibiyle rutin atışmalar. En az iki kez grip oldunuz mesela, hiç okumayacağınız kitaplar, hiç giymeyeceğiniz kıyafetler aldınız, her Pazartesi diyete başlama sözü verip Salı günü aynı hızla pes ettiniz, yağmurlu bir günde üstünüze su sıçratan arabaya küfrettiniz. Kızgınlıklarınız, kırgınlıklarınız, öfkeniz, neşeniz, sabrınız hep mevsim normallerindeydi. Yeni kararlar aldınız ki zaten hep alırsınız. Yeni yıla en umutlu belki de en mutlu siz girdiniz. “En kötü yılımız böyle olsun” ekolünden olanlar için yılın albümü Gorillaz’ın “Plastic Beach”i olsun. Plastic Beach, bence yılın en iyi ikinci albümü, hep bildiğimiz Gorillaz’dan arada minik sürprizlerle her dinlediğinde güzelleşen fıstık gibi şarkılar. Hayalkırıklığına uğratmadan, yormadan, kendini kolayca sevdiren, yılın her gününe yakışan bir albüm.

neyilmisarkadasbitmedigitti.mp3
Talihsizliklerle dolu bir yıl, arka arkaya şımarık gelişmeler, insanı çileden çıkaran sürprizler. İş yerinde yersiz gerginlikler atlatıldı, evde tatsız tartışmalar bir türlü sonlanmadı, kredi kartı limitleri aşıldı, yetersiz bakiyeniz yüzünden banka otomatik ödemeyi yapamadı, tam da en ihtiyaç duyduğunuz anda elektrikler kesildi, doğum gününüzü anneniz bile unuttu, durduk yere 3 kilo aldınız, kilo vereyim diye spor yaparken belinizi sakatladınız, çok önemli bir sunum öncesi dökümanlara şöyle bir göz atmak isterken olmayacak bir Poyraz çıktı, kağıtlar yollara saçıldı, cep telefonunuz takside kaldı, hoşlandığınız çocuk/kız tam da o akşam mesaj attı. Kurşun döktürmenize ramak kala Aralık geldi, geldiği gibi gitti. 2010’nun bittiğine sevinip yeni yıla umutlu bir başlangıç yapmak en çok sizin hakkınız. Sonu gelmeyen talihsizlikler zincirinde insana sebepsiz bir neşe ve kaynağı belli olmayan bir güç veren Glasgow’un güleryüzü Belle & Sebastian’ın “Write About Love” albümü bu moddaki herkesin yılına soundtrack olacak güzellikte.




allaaamokadariyibiyıldıkibitmesinistemedim.mp3
Onlar, 2010 yılını şimdiden unutulmaz yıllar arasına almayı başarabilmiş mutlu faniler. Bu yıl terfi edenler, okulu bitirenler, askerliğini tamamlayıp aramıza tekrar katılanlar, aşık olanlar, evlenenler, çocuk sahibi olanlar, yeni eve taşınanlar, Milli Piyango’da amortiyi vuranlar, haftanın bir günü mutlaka “keşke başka bir şey isteseymişim” diyebilmiş olanlar, uzun zamandır görmediği arkadaşını facebook’tan bulanlar, şampiyonluğa koşan takımı tutanlar, bir anda büyük büyük dedesinden kendilerine miras kaldığını öğrenenler, yağmurda ıslanmayanlar, karda kaymayanlar, güneşte yanmayanlar, her pantalonun cebinde para bulanlar, bu sene sürekli seyahat etmeyi başarabilmiş olanlar. Aman tamam gözümüz yok, daha da mutlu olun. Sizin içiniz kıpır kıpırken, şansınız açık, bahtınız parlakken, karmanız, çakranız on numarayken fonda hep Röyskopp çalıyordu da biz de kulak misafiri oluyorduk. 2010 yılını “la dolce vita” yaşayanlar için yılın albümü Röyskopp “Senior” olsun. 




bendaha2009agirmedimyane2010u.mp3
Sen durursun, hayat önünden geçer bazen. İçinden pek bir şey yapmak gelmez. Sadece durursun. Sakinsindir. Ne hayata ne de kendine karşı bir öfken, hırsın ya da paniğin yoktur. Arkadaşlar arasında konuşulurken bir başyapıtı okumadığını ya da çok ünlü bir filmi izlemediğini fark edersin; gider gizli gizli alırsın, herkes biliyorken sen kaçırmışsındır. Zaten hep O an ne yapıyorsan, başka bir şeyi kaçırdığın hissiyle yaşamışsındır. En sık sorduğun soru “saat kaç?” değil, “bugün günlerden ne?”dir. Hangi ayda olduğumuzu tesadüfen öğrendiğin bile olmuştur. Telefonun çalar, nereye çağırırlarsa gidersin. Zahmetsiz, kaprissiz yaşarsın. 2009’muş, 2010’muş fark etmez senin için, sen kendi zaman diliminde yaşarsın. Şikayetin de yoktur, “akışına bıraktım” dersin ama akan bizzat sensindir; bilirsin. Benden duymuş olma ama sen sağ sen selamet bir yılın daha sonuna geldik, her döneme ilaç gibi gelen; dünya dursa fonda aynı sakinlikle çalmaya devam edecek Manic Street Preachers’ın, ismiyle Joyce romanlarının hatırlatan “Postcards from a young man”i senin için yılın albümü olsun. İsyanını bile sakin sakin insanın zihnine kazıyan Manic Street Preachers’la 90’lara kadar uzanabilirsin. Dönünce çaldır, biz seni buluruz. 



zatenbendesansolsa.mp3
Çok hoş bir arkadaşınızın yanında ona hiç yakışmayan tatsız bir kadın ya da tam tersi dünya güzeli arkadaşınızın yanında sinir bozucu bir adam... Ağzınızdan çıkan tek şey; “Nasıl oluyor da?” Ofiste pek hoşlanmadığınız biri, ani bir terfi, tatmin eden bir zam, hop ertesi gün sizin başınıza müdür! Aklınızdan geçen şey; “Nasıl olur? Bu adam yeteneksizin teki!” Sizin aylarca uğraşıp alamadığınız bir şey. Bir uçak bileti, belki çaba gerektiren ince zevkin ürünü bir eşya. Etrafınızda hiç ummadığınız birinde gördüğünüz ve yıkıldığınız an: “Ama.. ama.... O’nda öyle bir zevk bile yok ki...” 
Hakkında pek iyi şeyler düşünmediğiniz biri, annenize göre dünya iyisi. Nasıl olmuşsa? Ne yapmışsa? Kıskandığınızdan değil alenen duruma gıcıksınız halbuki siz onu nasıl da tanırsınız... Hayatta böyle insanlar vardır. Hani pek hoşlanmadığımız şımarık insanlar. Çoğu kez hak etmedikleri şeylere herkesten önce sahip olurlar, bir de değerini bilmez yakınırlar. “Nasıl oluyor da...?” sorusunun cevabı şu dostlarım: Şans. Ne demiş Jean Cocteau: Ben şansa inanırım yoksa sevmediğim insanların başarılarını nasıl açıklayabilirim ki? Bu tip insanların şanslarına, hep açık kısmetlerine ve dört ayak üzerine düşmelerine; iki haneli IQ’larıyla elde ettikleri açıklanamaz başarılarına tahammül etmek zor, kafanızı başka tarafa çevirin çünkü onlar yürürken fonda Kanye West çalıyor. Kanye West’i sevip dinleyenlerin müzik zevkine lafım yok ama “My beautiful dark twisted fantasy”e yılın albümü diyenler beni derinden üzer. Zira kendisi tipik bir şanslı şımarık. Hani şu çok tatlı kız arkadaşınızın yanında ne işi olduğunu bir türlü kestiremediğiniz uyuz çocuk gibi. 
Bu albümü tüm şanslı şımarıkların 2010 başyapıtı ilan ediyor, geride kalanlara sabırlar diliyorum. 


umutlarimiz2011e.mp3
Bir sabah uyanırsınız ve havayı derin derin içinize çekersiniz. O kısacık anda eski bir günü hatırlarsınız. Çocukluğunuzdan bir replik gelir aklınıza. Babanıza “itfaiyeci olucam ben” dediğiniz anı tekrar yaşarsınız mesela. O kısacık an neler düşündürür insana, “Ben ne yapıyorum? Doğru mu yapıyorum? Hayatta ne yapmak istiyorum? Tüm bunları ben mi seçtim?” soruları bir anda boğar sizi. Biraz içinize bakarsınız ki başardığınızı sandığınız birçok şey aslında razı olduklarınızdır. Sevgiliniz mesela, hayalini kurduğunuz kadın değildir; bir şekilde razı olmuşsunuzdur. Okuduğunuz okul, oturduğunuz ev, hep gittiğiniz market. Bir şekilde seçtiğiniz, değiştirmeyi hep istediğiniz ama razı olduğunuz şeylerdir. Yıl biter, yıllar geçer. Alışırsınız. Hayat zaten alışmaktan ibarettir, o yüzden ölmekten korkmak çok normaldir. Bazen sebebi belirsiz bir cesaret parlar içinizde “değiştirmeliyim, değişmeliyim, değiştireceğim” dersiniz, kararlar alırsınız bir yılın ya da bir günün sonunda. Bazen değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz de kendinize bile yüksek sesle söylemezsiniz. Kimi zaman bir anda sizi en tutsak eden alışkanlığınızdan kurtulursunuz, hafiflersiniz. Yıl sonu bir hesap yaparsınız oturup. Daha gidecek çok yolunuz olduğunu bilirsiniz. Bu yolu nasıl alacağınızı, ne tarafa gideceğinizi ve kiminle yürüyeceğinizi seçersiniz. Siz yürümeye başlarsınız, arada döner bakarsınız geride bıraktıklarınıza, uzaklaştıkça küçülür hepsi. Gözünüzde ve gönlünüzde büyüttükleriniz yok olur bir anda. “Bu gemileri ben yaptım, istersem yakarım!” der, biraz içiniz buruk gülümsersiniz. Siz yürürsünüz arkanızda Arcade Fire çalar. Varacağınız yere kadar eşlik eder size. Kalbiniz kırıksa hele, her şarkıda tek tek onarır; bazen paramparça olana kadar acıtır ama mutlaka onarır. Yılın en iyi albümü Arcade Fire “The Suburbs” yıl boyu yürümeye, yürüdükçe büyümeye karar verenlerin albümü olsun. 




2011 herkese iyi gelsin, her gününüze en güzel şarkılar eşlik etsin. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder